Beypazarı
target english
Dr. Metin Özaslan

Dr. Metin Özaslan

Mail: mozaslan@yahoo.com

Başkent Ankara'nın Çeyrek Yüzyıllık Fetret Dönemi-1

BAŞKENT ANKARA’NIN ÇEYREK YÜZYILLIK FETRET DÖNEMİ--I

Bu yazıda kuruluş dönemi Ankara’sına odaklanarak Başkent Ankara kimliğini, ruhunu oluşturan temel özellikleri, Başkent Ankara’nın Anadolu için, mazlum dünya için ne anlam ifade ettiğini, Cumhuriyet döneminin başlarından 1990’lara değin 75 yıllık dönemini genel hatlarıyla işledik. Bu yazımızda ise Başkent Ankara’mızın “Fetret Dönemi” olarak nitelendirdiğimiz son çeyrek asırlık dönemine odaklanacağız.

Ankara’mızın nispeten kayıt altına alınmış son beş yüz yıllık tarihini hızla gözden geçirdiğimizde, zenginlik, refah ve yerel itibar yanında büyük toplumsal, doğal ve ekonomik felaketler yaşadığı dönemleri görüyoruz. 16. yüzyılda yağmacı Celali eşkıyalarından 1838 Serbest Ticaret Antlaşması sonrası çıkrıkları durduran sömürgeci eşkıyalarına, 1668 yılındaki 8 şiddetindeki büyük depremden 19. yüzyılda ocakları söndüren sıtma, veba ve kolera salgınlarına, 19. yüzyıl boyunca sık sık yaşadığı çekirge istilaları ve kıtlıklardan, her yüzyılda birkaç defa tecrübe ettiği büyük yangınlara değin çok sayıda belayı, derdi, musibeti yaşamıştır Ankara… Ne var ki tüm bu felaketleri üst üste koysak son çeyrek asırlık fetret döneminde yaşadığı eziyete karşılık gelmeyecektir kanaatindeyim.

Neden mi? Elbette ki Celali eşkıyaları Ankara’ya uzun yıllar boyunca sıkıntılı bir dönem yaşatmıştır. Kuşkusuz 1838 Ticaret Antlaşması şehrin en önemli geçim kaynağı olan tiftik üretiminin ve sof endüstrisinin sonunu getirip meraları, çıkrıkları, tezgâhları ve nihayetinde sofraları ve şehri kurutmuştur. Şüphe yok ki doğal felaketler, kıtlıklar, salgınlar büyük acılar yaşatmıştır. Ancak, bu musibetlerin tamamı şehrin dışından gelmiş ve hepsine de şehir yöneticileri ve bir bütün olarak Ankaralılar, şehrin güçlü Ahilik damarından süzülen hemşerilik dayanışması içerisinde en uygun çözümleri bulmaya çalışmışlar ve sıkıntılı dönemleri baş başa vererek aşmayı bilmişlerdir. Diğer yandan son çeyrek asırda yaşadığımız Fetret Döneminin ana nedenleri ise zorlu dışsal tehditlere rağmen Ankara içindedir ve bu sıkıntılı dönemin sorumluluğunu Başkent Ankara’yı yöneten ve temsil edenler taşımaktadır. Ankara’nın son dönemini diğer felaket dönemlerinden ayıran temel nokta dışarıdan gelen tehditler ile içerideki kavgalı, köşe kapmacı ortamın aynı anda yaşanmasıdır. Nitekim, siyasal ve dini farklı anlamları olmakla beraber “Fetret Dönemi” kavramından dışsal tehditler ile içsel bunalımın aynı anda yaşandığı “yönetim ve temsil buhranı” tanımını kastediyoruz.

Son çeyrek asra neden odaklandığımızı ise izleyen başlıkta daha detaylı açıklamaya çalışacağız ancak birkaç cümleyle hemen burada da değinelim. 1970’li yıllardan itibaren art arda yaşanan petrol krizleri ve artan küresel rekabet ile dünyada büyük bir dönüşüm yaşanmaya başladı ve dönüşümün dünya genelinde ve ülkemizde makroekonomik politikalara yansımaları 1980’lerde, ekonomik coğrafyaya ve yerel dokulara etkileri ise 1990’larda görüldü.

Küreselleşmenin tehdit ve külfetlerinden korunmak ve/ya nimetlerinden yararlanmak için 1990’lı yıllarla birlikte dünyada ve ülkemizde birçok şehir yerel dayanışma ve işbirliği amaçlı kurumsal stratejiler geliştirmeye başladılar ve yerel güçbirliği çabalarında başarılı olanlar dış tufanın olumsuz etkilerini yerel ölçekte koruyucu kurumsal katmanlar oluşturarak veya en azından yerel dayanışma kültürünü güçlendirerek azalttılar. Böylelikle hemşerilerinin aşını-işini koruyup artırdıkları gibi şehirlerini dünya ölçeğinde daha rekabet edebilir, daha tanınır, daha çok ziyaret edilebilir ve yatırım yapılabilir konuma getirdiler ve şehirlerinin ülke ve dünya gelir pastasındaki paylarını büyüttüler.

Yerel ölçekte barışın, huzurun, dayanışmanın, işbirliğinin, güçbirliğinin stratejik ölçekte önem kazandığı ve çok kritik bir noktaya geldiği 1990’lı yıllara Başkent Ankara’mız ise bugüne kadar aralıksız süren kendi içinde kavgalı, zayıf, sorunlu bir bünye ile girdi. Haliyle dış dünyaya önemli ölçüde kapılarını kapattı ve doğal olarak çeyrek asır boyunca yönetilemeyen, temsil edilemeyen ve başta ekonomi olmak üzere her alanda kaybeden bir şehir durumuna geldi. Nitekim, tarihinde ilk defa Ankara artan dış tehditlere ve olumsuz dışsal dinamiklere, kendi içinde çatışmacı bir ortamda yakalanmış ve haliyle tarihinde ilk defa gerçek anlamda bir “fetret dönemi” yaşamıştır.

1. Son Çeyrek Asırda Anadolu’nun Ekonomik Coğrafyasında Değişimler ve Başkent Ankara

1980’li yıllardan itibaren tüm dünyada ekonomi politikalarında köklü değişimler yaşanmaya başladı ve neo-liberal politikaların hâkim paradigma konumuna geldiği bu dönemde küreselleşme ve dışa açılma eğilimleri hız kazandı. Yeni dönemde küreselleşme süreci yerelleşme dinamiklerine de ivme kazandırdı ve kalkınma konusu önemli ölçüde yerel yönetimlerin ve yerel aktörlerin ana gündem maddelerinden biri oldu. Tüm dünyada kentler, geleneksel belediyecilik hizmetleri yanında kalkınma politikaları uygulamaya ve yerel gelişme süreçlerini yönlendirmeye başladılar. Kalkınmacı yerel yönetim anlayışının yaygınlaştığı bu dönemde yerel yöneticiler de girişimci kimliğine bürünmeye ve yerel kalkınmayı yönetişim anlayışıyla yönlendirmeye başladılar.

1980’li yıllarla birlikte dünyada yaşanan eğilimlere paralel şekilde Türkiye’de de ekonomi politikalarında köklü değişiklikler yaşandı ve değişimin etkisi tüm alanlarda olduğu gibi ekonomik coğrafyada ve şehirlerin kalkınma süreçlerinde önemli değişimleri beraberinde getirdi. 1980’e değin içe dönük ithal ikameci kalkınma politikaları uygulayan Türkiye’de bu tarihten sonra ihracata dayalı dışa açık kalkınma politikaları uygulamaya girdi ve küreselleşme sürecine uyum sağlamayı amaçlayan makro ekonomik politika değişikliklerinin yerel dokulara yansımaları 1990’lı yıllarda belirginleşmeye başladı. Küresel rekabet karşısında şehirlerin daha az korumalı olduğu yeni dönemde, 1990’lı yıllar boyunca şehirlerimizde şiddeti giderek artan küresel rekabete karşı yerel dayanışma ve işbirliği kurumları oluşturulmaya başlandı. Patlama şeklinde ortaya çıkan SİAD’lar, GİAD’lar, yerel dayanışma ve kalkınma amaçlı dernek ve vakıflar, yerel platformlar, yerel şemsiye kuruluşları, yerel konseyler, kurullar vb. 1990’lı yılların ürünleridir.

1990 sonrası dönemde yine küreselleşme dinamiklerinin etkisiyle ülkemizin kalkınma coğrafyasında mekânsal kaymalar ve şehirlerimizin gelişme çizgilerinde önemli kırılmalar yaşanmaya başladı. Bu süreçte bazı şehirlerimiz kazanan, bazıları da kaybeden tarafta yer aldı. Türkiye’de kamunun ekonomiden ve özellikle üretimden çekilmesinin temel doğru olarak kabul edildiği 1980 sonrası dönemde, ekonomileri kamu sanayi işletmelerine ve/ya tarıma dayalı şehirler yeni dönemin önemli ölçüde kaybedenleri tarafında yer aldı. 1930’lar sonrasında Anadolu’yu benek benek saran kamu iktisadi teşebbüslerinin 1980’li yıllardan itibaren kapatılması veya özelleştirilmesi, kamunun tarımsal sübvansiyon politikalarından ve destekleme alımlarından vazgeçmesi, iç ticaret hadlerinin tarım aleyhine bozulması ve genel olarak kamunun tarımı serbest piyasa koşullarına terketmesi sonucunda yerel ekonomileri kamu girişimciliğine ve tarıma dayalı şehirlerimiz ekonomik gerileme sürecine girmiş ve kaybedenler kümesinin en başında yer almışlardır. Anadolu’da bu kaderi paylaşan çok sayıda şehrimiz bulunmaktadır.

Kazananlar tarafının başında ise tüm sorunlarına rağmen yeni dönemi en iyi algılayan şehir İstanbul bulunmaktadır. İstanbul hem merkezi hükümetler hem de yerel aktörler tarafından “küresel şehir”, “uluslararası finans merkezi”, “kültür başkenti” gibi çok sayıda kimlikle küresel rekabet ortamında öne çıkarılarak desteklendi ve ekonomik gücünü artırdı. Günümüzde toplam ülke gelirinin neredeyse 1/3’ünü tek başına üreten İstanbul, bu güçle 2/3’lük diğer Türkiye’nin ekonomisini de yönlendirmektedir. Grafik 5’ten de izlenebileceği üzere temel ekonomik göstergeler itibarıyla İstanbul ile Başkent Ankara ve diğer birçok Anadolu şehri arasındaki makas açılmış ve ülkenin ekonomik coğrafyası bir asır önceki gibi İstanbul odaklı tek kutuplu bir merkeze doğru evrilmeye başlamıştır. Büyükşehirler içerisinde bir diğer kazanan ya da en azından ülke içerisindeki göreceli konumunu koruyan şehir ise merkezi idarenin gözardı etmesine ve yer yer ötekileştirmesine rağmen İzmir oldu. Yüzlerce yıldır dış dünyaya açık olan, yine yüzlerce yıldır ithalatta ve ihracatta Anadolu’nun dış ticaret merkezi olan bu şehrimiz, dünyayı bilen İzmir lobisinin çabaları ile çok sayıda uluslararası etkinliği İzmir’e çekebildi ve EXPO gibi en üst düzeyde küresel organizasyonlara talip oldu. Geleneksel olarak dünyaya açık olmanın ve yerel düzeyde kendine güvenmenin etkisiyle İzmir, yeni dönemi algılamada ve uyum sağlamada sorun yaşamadı.

Bir diğer kazanan grubu ise “turizm kentleri”dir. Başta Antalya, Muğla ve Aydın olmak üzere Akdeniz ve Ege sahillerindeki turizm beldeleri küreselleşme dinamiklerinin ve artan uluslararası turizm hareketlerinin etkisiyle dünya ölçeğinde önemli birer turizm noktası konumuna geldiler. Ayrıca, renkli basında “Anadolu kaplanları”, akademik yazında “yeni sanayi odakları” olarak adlandırılan Denizli, Gaziantep, Kayseri, Konya, Bursa, Çorum, Kahramanmaraş gibi dinamik orta boy kentler esnaf-zanaatkârlığa dayalı tarihi birikimleri, ucuz, kırsal ve örgütlü olmayan emeğe dayalı yerel avantajları ile geçmişte de üretim bilgi ve becerisine sahip oldukları sanayi ürünlerinde uzmanlaşarak uluslararası pazarlara girebilme başarısı gösterdiler ve şehir ekonomilerini büyüttüler.

Başkent Ankara’mız ise 1990’lı yıllardan itibaren tüm alanlarda yerel kurumlar ve aktörler arasında artan ve olağanlaşan çatışmalar ve yerel huzursuzluklar nedeniyle gerileme sürecine girdi. 1994 yılında yaşanan yerel seçimlerin hemen ardından bugüne değin süren, şehrin logosundan tutun da geleneksel sembolü seymenine, müellifi Atatürk ve Başkentliğini yaptığı Cumhuriyet’in kurumlarından tutun da manevi önderi Hacı Bayram Veli’ye, ODTÜ’süne, AOÇ’sine, kale duvarlarına, fıskiyeli havuzlarına, dinozorlarına değin hemen her konuda yönetim anlayışından kaynaklanan polemiklerle, geçimsizliklerle dolu huzursuz bir dönem geçirdi. Sokak düzeyinde fırkacılıkla ve kayıkçı kavgalarıyla çeyrek asrını heba eden Başkent Ankara haliyle dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişimi algılayamadığı gibi değişime uyum da sağlayamadı. En fırtınalı dönemlerde dünyada yaşanan dışa açılma süreçlerine zıt şekilde içe kapandı, dış dünyaya sırtını döndü, kendi birikimlerine yeni bir şey katmadığı gibi elinde olanları da kaybetti ve sıkça kullanılan “boşkentleşen” “taşralaşan” tanımlamalarıyla her alanda kaybeden şehir niteliğine büründü. Sonuçta, küreselleşme ve dışa açılma süreçlerinin külfetini yaşamak, kahrını çekmek Başkent Ankara’ya ve Ankaralılara düştü.

Oysa, kalkınmanın yerelleştiği ve dış tehditlere karşı yerel dayanışmanın önem kazandığı bu dönemde Başkent Ankara diğer şehirlerde olduğu gibi kendi içinde kurumlar arası işbirliği, dayanışma ve güçbirliği ilişkilerini geliştirip şiddetli bir baskı unsuru olan küresel rekabete karşı güçlü bir kurumsal katman oluşturabilirdi. Yereldeki tüm aktörler dışsal veya içsel tüm sorunları, çözümleri, Başkent’in vizyonunu, program, plan ve projelerini ortak akılla, uzlaşmayla, güçbirliğiyle geliştirip birlikte sahiplenerek “Başkent Ankara” ortak paydasında dayanışmacı mekanizmalar geliştirebilirdi. Ne var ki Ankara’yı yönetenler bırakın biraraya gelmeyi, kavgayla, polemiklerle tüketti Başkent’in paha biçilmez çeyrek asrını.

Başkent’in 25 yılık kara deliğinin baş sorumlusu elbette ki Ankara Büyükşehir Belediyesi (BŞB) Başkanlığıdır. Zira BŞB Başkanı şehrin en üst düzeyde siyasi temsilcisi olarak hem merkezi idare ile yerel kurumlar arasında bir köprü görevi, hem de yereldeki tüm kurumlar ile sağlıklı, uyumlu ilişkilerin geliştirilmesinde ve ortak sorun ve çözümleri birlikte yönetmede bir orkestra şefi işlevi görebilirdi. BŞB Başkanlığı hem dikeyde hem de yatayda ilişkileri yönetip yönlendirmede merkezi bir öneme sahipken bizzat kendisi alt kademe belediyeler ile, meslek odalarıyla, STK’larla, üniversitelerle, sanayicilerle, nihayetinde tüm kurumlarla kavgalı oldu. Süreç içerisinde Ankara’da her kesim kendi küçük dünyasına çekildi, şehrin sorunlarından ve çözümlerinden koptu ve meydanı terk etti. Aşağıda inceleyeceğimiz üzere içerideki huzursuz ortam ile yönetim ve temsil sorunları nedeniyle merkezi idareden de yatırımların az geldiği bu dönemde, BŞB elindeki mevcut kaynakları en etkin alanlara yönlendirip şehrin kalkınma süreçlerini tetikleyen güç olması gerekirken, sınırlı kaynakları da çarçur etti. Ayrıca bizzat BŞB tarafından şehir dışından yatırımcılar Başkente çekilmeli, yeni yatırımcılar yönlendirilmeliyken bu konular da Başkent’in gündemine girmedi, aksine Ankaralı yatırımcılar Başkent’i terketti.

Özetle, son çeyrek asırda dünyadan ve zamandan kopan Başkent Ankara tüm dünyada çağdaş kent yönetimlerinin ve başarılı yerel gelişme modelleri nin uyguladıkları, yerel kalkınma literatüründe iyi örnek olarak gösterilen ve kalkınma çabalarına ders olan beş temel değer ve ilkeden uzak tam anlamıyla bir “cehaliye” dönemi geçirdi. Nedir bu beş temel ilke ve değer: (1) Yerelde kurumlar ve aktörler arasında barış, dayanışma, işbirliği ve uzlaşma kültürünün oluşturulması, (2) Yerel demokrasi ve yerel katılımın güçlendirilmesi, (3) Yerelde vizyona, plana, programa, projeye dayalı gelişme, (4) Şeffaf, etkin yönetim ve kaynakları verimli kullanma, (5) Yerel değerlere, kaynaklara ve yerel kimliğe dayalı özgün, özgüvenli ve köklerden güç alan gelecek kurgusu ve gelişim çizgisi. Bu beş temel ilkeden uzak adeta “başıbozuk” bir yönetim süreci geçiren Başkent Ankara, çatışmacı, kavgacı, köşe kapmacı ve bin yıl sonra Bizans’ı yeniden Ankara’ya getiren entrikacı bir ortamda tüm alanlarda duraklama ve gerileme sürecine girmiştir. Kısaca son 25 yıllık dönem tamanlamıyla bir “cehaliye” ve “fetret” dönemidir Cumhuriyet’in Başkenti Ankara için… Şimdi Başkentimizin heba edilen çeyrek asrını temel ekonomik göstergeler itibarıyla inceleyelim.

Grafik 1, 2: Yıllık Ortalama Toplam ve Sektörel Büyüme Hızları 1987-2001, yüzde


Kaynak: TÜİK’in il ve bölge bazında gelir ve üretim verileri kullanılarak tarafımızca hesaplanmıştır.

2. Ankara Ekonomisi Tüm Ana Sektörlerde Geriledi: Anadolu’nun Kalkınma Lokomotif Durdu!

Ankara ekonomisi incelendiğinde makro düzeyde üç temel sorun alanı hemen dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki, şehrin son çeyrek asırdır yaşadığı ekonomik durgunluk ve göreceli gerilemedir. İkincisi, Türkiye’nin en nitelikli beşerî sermaye birikimine sahip olmasına rağmen bu zenginliğin ekonomi kuramlarının ve dünyadaki örneklerin aksine kentin ekonomik dinamizminde ve kalkınmasında değerlendirilememesidir. Üçüncüsü ise Ankara’nın geniş bir alana yayılan kırsal kesiminin bırakın metropol ölçeğinde bir başkenti, herhangi bir orta boy şehre yakışmayacak derecede geri kalmışlığıdır. Aşağıdaki başlıklarda bu üç sorun alanı ayrı ayrı irdelenecektir.

2.1. Türkiye Üretim Pastasında Başkent Ankara’nın Dilimi Küçüldü

İlk kronik sorun Ankara ekonomisinin ülke ekonomisi içerisindeki göreceli konumunun son çeyrek asırda gerilemesi ve Türkiye’nin üretim ve gelir pastasında Ankara’nın diliminin mütemadiyen azalmasıdır. Son 25 yılda Başkent Ankara’nın fert başına gayrı safi yurtiçi hasıla (GSYH) ve gayrı safi katma değer (GSKD) göstergeleri, İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerin ve hatta Türkiye ortalamalarının gerisinde kalmıştır. Başkent’in Türkiye üretim pastası içindeki payı 1987’de yüzde 8.7 iken 2001’de 7.7’ye gerilemiş, diğer yandan özellikle yoksullaşan Orta Anadolu illerinden aldığı kırsal tabanlı göçlerle hızlı bir nüfus artışı yaşamıştır(1). Azalan üretim ve gelir pastasının çok daha fazla nüfus tarafından paylaşılması ise fert başına gelirin düşmesi, şehrin ülke içindeki göreceli konumunun gerilemesi ve yoksullaşması anlamına gelmektedir.

TÜİK’in istatistik sistemi değişikliklerinden dolayı iller bazında gayrı safi yurtiçi hasıla (GSYH) verileri 2001 yılına kadar gelmektedir. Grafik 1 ve 2’den de görüleceği üzere 1987-2001 yıllarını içeren 14 yıllık dönemde Türkiye ekonomisi ekonomik ve siyasi krizlere rağmen yıllık ortalama yüzde 2.8 oranında büyüme performansına sahip olmuşken, Başkent Ankara’mız aynı dönemde Türkiye ortalamasının çok altında yüzde 1.9’luk yıllık büyüme oranıyla bir büyük şehire yakışmayacak derecede düşük performans sergilemiştir(2). Büyükşehirler önemlidir zira ülkelerinin kalkınma süreçlerinde başat bir role sahiptir ve tüm dünyada ülke ekonomilerinin sürükleyici gücü, kalkınma motoru, amiral gemileridirler. Büyük kentler bünyelerinde topladıkları dinamik üretim faktörleri, pozitif dışsallıkları, yığılma ekonomileri ve büyük talep ölçeği gibi avantajlı üretken yapılarıyla ülke ortalamalarını da yukarı çeken şehirlerdir. Nitekim aynı dönemde İstanbul ve İzmir Türkiye ortalamalarının üzerinde performans sergilemişlerdir.

İller bazında GSYH serileri 2001 yılına kadar geldiği için sonraki dönemi Düzey 2 bölgeleri bazında gayrı safi katma değer (GSKD) serileri ile izleyebiliyoruz. TÜİK ülke genelindeki 26 adet Düzey 2 Bölgesini kapsayacak şekilde 2004, 2005 ve 2006 yıllarında GSKD verileri üretmiş ve yayımlamıştır. Bu veriler incelendiğinde 2004 yılında 26 Düzey 2 Bölgesi içinde 3. sırada yeralan Ankara’nın 2005 yılında 4. sıraya gerilediği görülmektedir. Bir yıllık dönemde bile 3. sıradan 4. sıraya inmek Başkent Ankara’nın Türkiye üretim pastası içindeki payının azalmayı sürdürdüğünü ve Ankara ekonomisinin gerilediğini göstermektedir. GSKD verileri de önceki dönemde olduğu gibi Ankara’nın düşük performansına işaret etmektedir.

Birkaç yıllık GSKD ile ölçülen boşluk ardından TÜİK 2004-2017 yıllarını içeren yeni bir seri ile iller bazında GSYH’yı ölçmüş ve yayımlamıştır. Grafik 3 ve 4’ten de izlenebileceği üzere bu dönemde de Başkent Ankara büyüme oranlarıyla ülke ortalamalarının altında kalmış ve ülke üretim pastasındaki payının küçülmesi devam etmiştir(3). Bahse konu 13 yıllık dönemde Ankara’nın hizmetler ve tarım sektöründe büyüme oranları Türkiye ortalamalarının oldukça altında kalmıştır. Ankara savunma sanayi merkezi olmasına rağmen, Ankara sanayisinin ülke ortalamalarının altında büyümeye devam etmesi ise düşündürücüdür. Ülke ortalamalarının altında kalan sanayi ve hizmetler sektörlerindeki mevcut büyüme oranlarına ise inşaat sektörünün itelemesiyle ulaşıldığı anlaşılmaktadır. Öte yandan üretken bir sektör olmayan inşaat sektörünün yüksek performansı Başkent Ankara’yı bir beton yığınına dönüştürmüş ve bugün geldiğimiz aşamada Başkent’te ihtiyacın yüze 20 oranında konut fazlalığı oluşmuştur. Sözün özü, Ankara ekonomisi sağlıklı büyüme ifadesinin çok gerisinde kalmış, daha çok kentsel rantlardan beslenen hormonlu bir inşaat sektörüyle hacmen şişmiştir.

Anılan dönemde Ankara ile İstanbul’un gelişim çizgilerini gösteren 5. Grafik ise çok daha çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır. Bu dönemde Anadolu’nun kalbi Başkent Ankara ile küresel kent! İstanbul arasında makas açılmıştır. İstanbul Türkiye üretim pastası içindeki dilimini “aslan payı” ölçeğinde büyütürken Anadolu ile arasındaki mesafeyi de açmıştır. Diğer bir ifadeyle, Osmanlı dönemi sonlarında olduğu gibi yeniden İstanbul merkezli tek kutuplu ekonomik coğrafyaya doğru dönüşüm süreci yaşanmakta ve bu durum haliyle Başkent Ankara’nın ve Anadolu’nun ihmali ve taşralaşması pahasına işlemektedir. İstanbul’un büyümesinin ana nedeni kamu yatırım bütçelerinden de aslan payını alması ve ne kadar çılgın, mega, devasa proje varsa İstanbul’a yapılmasıdır. Bugün geldiğimiz aşamada İstanbul kültürün, sanatın ve yazılı görsel medyanın, film endüstrisinin, finansın, ticaretin, sanayinin, ekonominin, sermayenin, nihayetinde hemen her şeyin merkezi durumundadır. İstanbul piyasa dinamikleri çerçevesinde Anadolu’nun sermaye ve işgücü gibi dinamik üretim faktörlerini çekmesi yanında, siyasi ve idari kararlarla Anadolu’da katma değeri yüksek hangi sektör varsa onlar da İstanbul’a taşınmaktadır. Ayrıca, kamu bankalarının genel müdürlükleri, Merkez Bankası, düzenleyici kurullar, ekonomiyle ilgili bazı bakanlık birimleri gibi Başkent Ankara’da olması gereken idari kurumlar da ya tamamen ya da bazı bölümleriyle İstanbul’a taşınmaktadır. Bugün İstanbul merkezli Marmara, tüm dinamik kalkınma faktörlerini ve haliyle büyük bir nüfusu bünyesinde toplayan devasa bir metropoliten alana dönüşmüştür(4).

Grafik 3, 4: Yıllık Ortalama Toplam ve Sektörel Büyüme Hızları 2004-2017,yüzde

Kaynak: TÜİK’in il ve bölge bazında gelir ve üretim verileri kullanılarak tarafımızca hesaplanmıştır.

Grafik 5: Ankara ve İstanbul’un Türkiye GSYH İçindeki Payı (yüzde)


Kaynak: TÜİK’in il ve bölge bazında gelir ve üretim verileri kullanılarak tarafımızca hesaplanmıştır.

Başkent Ankara’nın GSYH, ülke gelir ve üretim pastası içerisindeki payı göstergeleri bize şunu göstermektedir: Bir şehir kötü yönetilebilir ve birçok kriterde geri kalabilir. Ancak, bir şehrin kötü yönetimi hizmetler, tarım ve sanayi sektörleri bileşenlerinden oluşan GSYH gibi temel performans göstergelerine yansıyorsa ve bir bütün olarak şehrin ülke ekonomisi içerisindeki göreceli konumu geriliyorsa “kötünün de kötüsü” bir yönetim sürecinden geçmiş demektir. Şehir yönetiminin kötü gidişte rolünü kendimizi tutarak “kasıtlı” saymayabiliriz. Ancak, “gaflet, dalalet ve cehaliye” kavramlarına başvurmadan son çeyrek asırda Başkentimize yapılan eziyeti ve bir bütün olarak fetret dönemini açıklayamayız.

2.2. Başkent’te İşler Tersine: Ankara’da Beşerî Sermaye ile Ekonomik Büyüme İlişkisi Koptu

Başkent Ankara ekonomisinin en önemli sorun alanlarından ikincisi beşerî sermayesi ile ekonomik kalkınması arasındaki uyumsuzluktur. Ankara’mızın son çeyrek asırlık fetret döneminin en anlaşılmaz, akıllara zarar çarpıklıklarından biri olan bu uyumsuzluk aynı zamanda ekonomik gerilemesini de açıklayan en önemli nedenlerden biridir. Zira ülkemizin saygın üniversiteleri Ankara’da ve Başkent her zaman teknoloji, bilişim ve bilim altyapısı, bilimsel yayın ve araştırma kapasitesi, teknoparklar, yerel ve ulusal AR-GE kurumları, enstitüleri, araştırmacı ve uzman kadroları açısından Türkiye’nin en gelişmiş beşerî sermaye ve bilgi-bilim altyapısına sahip şehri olmuştur. Nüfusunun yüzde 25’ini oluşturan üniversite mezunu oranıyla Türkiye ortalamalarının iki katı üzerinde bir üniversite mezunu nüfusa sahiptir. Nitekim Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) Sosyo Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE) araştırmaları ile Uluslararası Rekabet Araştırmaları Kurumu (URAK) ve Ekonomi ve Dış Politika Araştırmaları Merkezi (EDAM) tarafından çeşitli dönemlerde yapılan iller arası gelişmişlik ve rekabet endeksi sıralamalarında beşerî sermaye endeksinde Ankara her dönemde açık ara Türkiye birincisi şehir olmuştur.

Ne var ki, aynı araştırmalarda Başkent Ankara ekonomik etkinlik ve canlılık ile ilgili endekslerde alt sıralara düşmektedir(5). Beşerî sermayenin ekonomik dinamizme ve kalkınmaya yansımaması anlaşılması güç bir çelişkidir ve böylesi bir uyumsuzluk belki de dünyada sadece Başkent Ankara’ya özgüdür. Ankara’daki beşerî sermaye ile kalkınma asimetrisi, dünyadaki ulusal ve yerel ölçekte başarılı kalkınma örneklerine ters düştüğü gibi, kalkınmaya ilişkin tüm kuramsal yaklaşımların da tersine bir durumdur. Uyumsuzluğun temel nedeni elbette ki kötü yönetimdir ve BŞB Başkanının eğitimli nüfus ve temsil edildikleri kurumlarla olan kronik geçimsizliğidir. Kötü yönetimden kaynaklanan asimetrinin çarpıcı bir yansıması, beklenileceği üzere Ankara’nın nitelikli insan sermayesinin başka şehirlere göç etmesidir. Bilim, kültür, sanat insanları ve eğitimli nüfus zincirleme şekilde Ankara’dan başka şehirlere ya da yurtdışına göç ederken, Ankara üniversitelerinden mezun olan genç beyinler de Ankara’da çalışmak, yaşamak istediği halde iş bulamayıp başka şehirlere göç etmek zorunda kalmıştır. Sebep ne olursa olsun Başkent’in kötü yönetiminden kaynaklanan beşerî sermaye göçü Ankara için büyük kayıptır, yerel ekonomi için acıdır ve şehri yönetenlerin büyük bir ayıbıdır. Keza yurtdışına yaşanan beyin göçü ise ülkemiz için büyük kayıptır.

Özetle, BŞB Başkanının ve kent yönetiminin üniversiteler, mesleki ve uzmanlık kuruluşları, sanayiciler ve şehrin gelişmesine katkı sağlamak isteyen her türlü sivil toplum ve meslek kuruluşu, demokratik kitle örgütü, uzman, Ankara sevdalısı ile kavgalı bir yönetim sergilemesi Ankara’daki beşerî sermaye birikiminin şehir yönetimine ve kalkınmasına yansımamasına neden olmuştur. Başkent Ankara üzerine söyleyecek sözü, değerlendirmesi veya eleştirel katkısı olan kesimler, “ideolojik” yaftasıyla ve türlü yöntemlerle ötekileştirilerek yılgınlaştırılmış ve bu kesimler zamanla şehirle ilgilenmekten çekinir olmuştur. Başkent Ankara’nın entellektüel sermayesi “kör bir bıçakla” kesilmiş, haliyle çağımızın en önemli üretim faktörü ve kalkınma motoru konumuna gelen “gelişmiş sosyal sermayesi” heba edilmiştir.

2.3. Başkent’in Kırsal Kesimleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimiz Düzeyinde

Başkent Ankara ekonomisinin yapısal sorun alanlarından bir diğeri ise Başkent olmasına rağmen kırsal kesiminin, diğer bir ifadeyle köy, belde ve ilçelerinin geri kalmışlığıdır. Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) 32 değişken kullanarak 1996 ve 2004 yıllarında yaptığı “İlçelerarası Sosyo Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE)” sonuçları Tablo 1’de görülmektedir(6). Sonuçlar, Ankara ilçelerinin ülke sıralamalarında alt kademelerde kaldığını, iki araştırma arasındaki sekiz yıllık kısa dönemde bile gerileme eğiliminin devam ettiğini göstermektedir. Öyle ki ilçeler arası SEGE sırlamalarında Başkent Ankara’nın birçok ilçesi geri kalmışlıkta Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin ilçeleri ile yarışmaktadır.

Tablo 1: İlçelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE) Sıralamalarında Ankara’nın İlçeleri, 1996, 2004, Devlet Planlama Teşkilatı

DPT’nin SEGE sıralamasında 3’üncü ve 4’üncü derece gelişmişlik gurubunda yer alan ilçeler Türkiye ölçeğinde azgelişmiş ilçe niteliği taşımaktadır. Ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizin ilçeleri bu grupta yer almaktadır. Özellikle Ayaş, Beypazarı, Kalecik, Çamlıdere, Haymana, Bala, Çubuk, Şereflikoçhisar gibi ekonomik zenginliğe ilişkin hatırı sayılır yerel tarihi ve halen güçlü potansiyelleri olan ilçelerimizin hızlı bir şekilde gerilemesi ve sıralamalardaki konumunun aşağıya inmesi düşündürücüdür. Benzer bir sonuç Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Kalkınma Ajansları Genel Müdürlüğü’nün “Nüfus Yoğunluğu ve Kentsel İşlevler ile Türkiye’de İlçelerin Kentleşme Düzeyinin Ölçülmesi (2019)” adlı çalışmasında da görülmektedir. Araştırma sonuçlarına göre Başkent Ankara ne yazık ki, kentsel işlevi düşük en fazla ilçeye sahip büyükşehir niteliği taşımaktadır.

2017’de yayımlanan İnsani Gelişme Vakfı’nın (İNGEV) “İnsani Gelişme Endeksi–İlçeler (İGE-İ) 2017” çalışması ise Başkentimizin ilçeleri açısından oldukça çarpıcı ve üzücü sonuçlar ortaya koymaktadır. Ankara, İstanbul ve İzmir’in tüm ilçelerini içerecek şekilde Büyükşehirlere bağlı 161 ilçe sıralamaya tabi tutulmuştur. Ancak ve ne yazık ki Başkent’in Şereflikoçhisar, Güdül, Haymana, Kızılcahamam, Bala ve Ayaş’tan oluşan 6 ilçesi veri eksikliği nedeniyle sıralama kapsamına dahi alınmamıştır. Bu ilçelerimizin verilerinin dahi olmaması, bırakın iktisadi ve/ya insani gelişmişliklerini adeta “kayıp” oldukları anlamına gelmektedir. Çok yüksek insani gelişmişlikten düşük insani gelişmişliğe doğru sırasıyla yeşil, mavi, sarı ve kırmızı kategorilerden oluşan sıralamalarda Ankara’nın kent merkezindeki uzun yıllara sâri stok değişkenlerin baskınlığıyla yukarıda görünen birkaç ilçesi dışında Mamak, Gölbaşı, Beypazarı, Akyurt, Çubuk ve Kahramankazan ile birlikte tüm dış ilçeleri sarı ve kırmızı grupta yer almaktadır. Kısaca ilçelerimizin durumu perişandır.

Başkent Ankara’nın kırsal kesimlerinde ekonomik gerileme; tarımın çökmesi yanında artan işsizlik, göç ve nüfus kaybı anlamına gelmekte ve dışsal müdahaleler olmaksızın aşılması güç bir fasit daireye dönüşmektedir. Kırsal kesimlerimizde yaşanan sorunların temelinde kuşkusuz sahipsizlik, yönetim ve temsil sorunları ve tüm bunların sonucunda yatırım eksikliği bulunmaktadır. İzleyen alt başlıkta genel olarak kamu yatırımlarının analizi yer almakta ve Başkent Ankara’ya yönelik kamunun ihmali açıkça görülmektedir. Benzer şekilde 2005-2010 yılları arasında “Köylere Destek Projesi (KÖYDES)” adı altında Türkiye genelinde uygulanan kırsal kesime yapılan yardım ve yatırımlardan da Ankara çok düşük düzeyde yararlanmıştır. Anılan 5 yıllık dönemde bu proje kapsamında Türkiye genelinde 5.7 milyar TL üzerinde harcama yapılmış, Ankara ise bu ödeneğin sadece 79 milyon TL’lik bölümünü, yüzde hesabıyla 1.4’ünü kullanmıştır. Ankara çok geniş ve yoksul bir kırsal kesime sahip olmasına rağmen KÖYDES’ten aldığı payın düşüklüğü üzücüdür. Zira DPT’nin yaptığı SEGE araştırmalarında kullandığı kırsal yerleşmelerde asfalt yol oranı, yeterli içmesuyu götürülen nüfus oranı ve TCK asfalt yol oranı gibi kırsal altyapı göstergeleri incelendiğinde Başkent Ankara’nın kırsal İlçeler Gelişmişlik Sırası-2004 Gelişmişlik Gurubu Gelişmişlik Sırası-1996 Kahramankazan 48 2 106 Elmadağ 92 2 101 Akyurt 94 2 266 Polatlı 105 2 95 Çubuk 129 2 104 Beypazarı 158 2 137 Şereflikoçhisar 185 3 154 Nallıhan 202 3 214 Kızılcahamam 249 3 241 Ayaş 253 3 195 Çamlıdere 307 3 190 Güdül 350 3 368 Evren 355 3 482 Kalecik 435 3 370 Haymana 585 4 505 Bala 601 4 504 Gölbaşı 85 Tablo 1: İlçelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE) Sıralamalarında Ankara’nın İlçeleri, 1996, 2004, Devlet Planlama Teşkilatı kesiminin oldukça gerilerde kaldığı görülmektedir.

Yatırım fakirliği, tarımın gerilemesi, artan işsizlik ve yoksulluğa koşut olarak Ankara’nın kırsal kesimlerinde içe kapanma ve kadercilik eğilimleri artmıştır. Nitekim Ankara’mızın dış ilçelerinde artık kadının toplumsal yaşamda yeri bulunmamakta, kadın ve erkek birlikte sokakta dahi görülmemektedir. Kadınlar ev ve çocuk bakım işleri ile tarla, bağ, bahçe, ahır, ağıl işlerinden artan zamanlarını, pasif vatandaşlar olarak izin verilen televizyon kanallarını izleyerek geçirmektedirler. İlçelerimizde sinema, tiyatro, müzik, resim gibi kültür sanat etkinlikleri olmadığı gibi söyleşi, konferans, panel, münazara, sempozyum tarzında bilimsel toplantılar da yok denecek kadar azdır. Kısıtlı sayıda olanlar ise erkekler içindir. Spor tesisleri, konferans salonları, gösteri merkezleri, kütüphaneler, kitabevleri, kafeler, çay bahçeleri de yetersizdir. Katılım kurumları olan STK’lar oldukça azdır, olanlar ise genelde cami ve kuran kursu yaptırma dernekleridir. Özetle ilçelerimizde toplumsal yaşam ve sosyal doku erkek egemen, donuk ve tutucu bir nitelik taşımaktadır.

Bu durumdan şu sonuç çıkarılmasın ve sanılmasın ki ilçe, belde ve köylerimize geleneklerimiz hâkim. Öyle de değil. Ankara’mızın ve ilçelerimizin en köklü gelenekleri de silinmiş durumda. Uzak Asya steplerinden Anadolu’ya taşıdığımız binlerce yıllık seymen, bacıeren, sinsin, saya gezmesi, ağırlama halayları, doğum, düğün, bayram, ramazan, hıdırellez vb. geleneklerimiz yok olmuş; düğünler, toylar, şölenler, asker uğurlamalar mevlide dönüşmüş durumda. Geleneksel ferfene, oturak, muhabbet, cümbüş, dernek, sohbet tarzı toplantılar tamamen silindiği gibi, Ankara’nın zengin el sanatları, mutfağı, yerel ürünleri de kayıp. Peki ne var? Ana aktör olan erkeklerin özellikle genç olanlarının kaba saba arabesk tarzında “angaralı” ekolü müzik eşliğinde “erkekimsi” kaşık oyunu ve pavyon kültürü etrafında sosyalleşmeleri, yaşı ilerleyen diğer bölümünün ise dine dayalı kurumlar etrafında biraraya gelmeleri. Son çeyrek yüzyıllık fetret döneminin sonunda kırsal kesimlerimizdeki sosyal yaşam genel çerçevede budur.

Kırsal kesimlerimizde ağır aksak yaşanan modernleşme süreçlerinin üzerine küreselleşme travmasının eklendiği son çeyrek asırlık Fetret döneminde tarımın gerilemesi, artan işsizlik ve yoksulluk yanında kırsal altyapı ve sosyal donatı alanlarında yaşanan yatırım fukaralığı bu kesimlerde “zaman” ve “yön” algısını da bulanıklaştırmıştır. Böylesine bunalımlı bir dönemde siyasal muhafazakârlığın kırsalda en baskın teşkilatlı güç konumuna gelişi ve muhafazakarlığın köy, mahalle, kasaba baskısına dönüşmesi kırsal kesimlerimizde insanlarımızın içe kapanma eğilimlerini hızlandırmış, sosyal yaşam geçmişe ve geleceğe ilişkin zaman bilincinden kopuk, kendi içinde izole bir kasabalı yaşamına dönüşmüştür. Geçmişe dönük hafızanın silinmesi küçük toplulukları ve onlardan oluşan toplumu mayalayan köklü milli değerlerin ve geleneklerin de yitip gitmesine neden olurken, köklerden beslenerek gelecek inşa etme, geleceğe güvenli adımlarla ilerleme gibi toplumlara özgüven verecek özsel koşullar ortadan kalkmaktadır(7).

“Şimdi”yi yaşayan kırsal kesimlerimizde, kopuksuz tüm halkalarıyla birikimsel geçmiş ile tarihin derinliklerinden kesiksiz süzülüp gelen köklü gelenekler, son çeyrek asırlık dönemde politika ve popüler kültür tarafından yeniden üretilen, çoğu zaman da icat edilen sentetik, önü arkası olmayan geçmişin “altın çağları” ve “altın adamları” ile formatlanıp yer değiştirirken, dünyevi bir gelecek ise “öte dünya” ve “ahret” ile yer değiştirmektedir. Gelenek ile gelecek arasındaki bağların koptuğu kırsal kesimlerimizin içinde bulunduğu durum köklerine, geleneklerine, atalarının değerlerine sahip çıkmayan topluluk ve toplumların geleceklerini de yönlendiremeyeceği ve fatalizme saplanacağı yargımızı güçlendirmektedir. Önemle vurgulamamız gerekir ki köklerden beslenmeyen, kökleri kuruyan toplum ve topluluklar ne dal ne yaprak ne çiçek ne de meyve verecektir.

3. Ekonomik Gerilemenin Temel Nedenleri

Başkent Ankara’nın son yıllarda yaşadığı ekonomik gerilemenin temel nedeni kötü yönetimdir. Nedenler çoğaltılabilmekle birlikte kötü yönetimle içiçe üç neden daha vardır. Bunlardan ilki son yıllarda merkezi idareden aldığı kamu yatırım paylarının düşük düzeyde kalması, İkincisi son çeyrek yüzyıl boyunca yerel yönetimler tarafından sınırlı yerel kaynakların çarçur edilmesi, Üçüncüsü ise Başkent Ankara’nın en temel sorunu olan siyasette ve bürokraside yaşadığı temsil sorunu ve sahipsizliğidir.

3.1. Kamu Yatırımlarında Başkent Ankara’ya Üvey Evlat Muamelesi

Ankara ekonomisinin gerileme nedenlerinden ilki kamu yatırımlarından aldığı payın düşük olmasıdır. Türkiye gibi merkeziyetçi yönetim yapısının baskın olduğu ülkelerde kamu yatırımları şehirlerin kalkınmasında en önemli kaynaklardan biridir. Bir şehrin kamu yatırımlarından aldığı pay iktidarın, merkezi yönetimin o şehre hissiyatını, yaklaşımını gösteren en temel göstergelerden biridir(8). Başkent Ankara’nın kamu yatırımlarından aldığı paylar incelendiğinde özellikle mevcut iktidar döneminde ihmal edildiği görülmektedir. Zira kamu yatırımlarının adil dağıtıldığı bir ortamda, bir şehrin ülke nüfusundaki oranı ölçüsünde kamu yatırım payı ödeneği alması beklenir. Başkent Ankara’nın Türkiye nüfusu içindeki oranı yüzde 6,7’dir. Ankara’nın başkent olmasından dolayı “nüfus payı”na ek olarak “temsil” ödeneği de alması gerekir. Zira başkentler ülkelerinin vitrinidir ve bu özelliklerinden dolayı özel politika ve yatırımlarla desteklenir. Başkent Ankara’nın nüfus ve temsil ödeneği toplandığında her yıl kamu yatırımlarından yüzde 8-9 oranında yatırım alması gerekirken 2000’li yıllardan sonra toplam nüfus oranının dahi çok altında, ortalama yüzde 4 civarında yatırım ödeneği almıştır. Daha da vahimi, kamu yatırım programları proje bazlı incelendiğinde bu düşük oranın içinde yer alan çok sayıda yatırım projesinin Bakanlıkların rutin işleri bağlamında yer aldığı ve Ankara ile Ankaralılar ile ilgisi olmadığı görülmektedir.

Anılan dönemde Başkent Ankara’ya her yıl ortalama olarak nüfus oranının 2,5 puan altında kamu yatırım ödeneği verilmiştir. 2.5 puanın parasal ve proje karşılığı 33,5 kilometrelik metrodur.

Başkent Ankara’dan her yıl 33,5 kilometrelik metroya denk gelen yatırım ödeneği kesilmiştir. Ankaray ve Metro’nun toplam uzunluğu 23,5 kilometredir. Ankara’dan her yıl kesilen pay bunun çok üzerindedir. Ankaralıların hakkı yenmiş, hak ettiği yatırım verilmemiştir. Merkezi idare çok düşük yatırım ödeneği vererek Başkent Ankara’ya adeta üvey evlat muamelesi göstermiştir. Kaynakların dağıtım merkezi Başkent Ankara olmakla birlikte mum dibine ışık vermemiş ve eski bir Ankara deyişi olan “dağıtanın payı olmaz” ifadesinin geçerliliği kamu yatırım tahsislerinde de doğrulanmıştır.

Grafik izlendiğinde 2012 yılından itibaren brüt Ankara yatırımlarının nüfus payının üzerine çıktığı görülmektedir. Bu artış yanıltmamalıdır zira, yatırımların artıyor görünmesinin başlıca nedenleri devasa bir proje olan Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi (Külliye) yatırımı (3.5 katrilyon) ile başka illerde yapılan Bakanlık yatırımlarıdır. Ayrıca, Bakanlıkların hizmet binalarına yaptıkları büyük harcamalar, AB Bakanlığının Bulgaristan Sınır Ötesi İşbirliği Programı, Ardahan Üniversitesinin Araştırma Laboratuvarı, İçişleri Bakanlığının yeni T.C. Kimlik Kartı Projesi, MTA’nın Deniz Jeolojisi Araştırma Gemisi, Orman ve Su İşleri Bakanı Makam Mercedes’i gibi ezici çoğunluğu Ankara ile Ankaralılar ile ilgisi olmayan “Başkent’e giydirme” projeler ile Büyükşehir Belediyesinin görevi ve sorumluluğu olduğu halde kaynakları başka alanlarda çarçur ettiği için yıllarca yapmadığı metro projelerini üstlenen Ulaştırma Bakanlığının “Ankara Metroları Tamamlaması Projesi” Ankara yatırımları içinde yer almakta ve Ankara’nın kamu yatırım payını palyatif olarak yükseltmektedir.

Grafik 6: Ankara’nın Türkiye Nüfusu ve Kamu Yatırımları İçindeki Payı, yüzde

Kaynak: Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın kamu yatırımlarının illere dağılımı verileri kullanılarak tarafımızca hesaplanmıştır.

Kamu yatırımları ve dağılımı TBMM’yi, bakanlıkları ve milletvekillerini en çok meşgul eden konuların başında gelmektedir. Başta milletvekilleri olmak üzere merkezi idaredeki temsilciler şehirlerine yapılan yatırımların birebir takipçisidirler. Ayrıca, yerelde şehirlerin belediyeleri, ticaret ve sanayi odaları, borsaları, birlikleri, iş dünyasının temsilcileri, işadamları ve hemşeri dernekleri illerine yapılan yatırımları yakından izlerler. Başkent Ankara’mız ise son yıllarda kamu yatırım fakiri ve gerileyen bir şehir olmasına rağmen merkezi idaredeki ve yereldeki temsilcilerimiz Başkentimiz için büyük önem taşıyan kamu yatırımları ile ilgilenmemişler, takip etmemişler ve bunun sonucunda “sahipsiz” ve “kronik kaybeden şehir” algısının kökleşmesine destek vermişlerdir.

3.2. Başkent’in Yerel Kaynakları Çarçur Edildi

Ankara ekonomisinin gerileme nedenlerinden ikincisi kaynakların yerel yönetimler tarafından etkin kullanılmaması, kötü yönetimi, israfı, şahsi ve siyasi kayırmacılıkla özel yarara aktarılmasıdır. Fetret Dönemi boyunca Ankara’nın kaynakları, halka dokunan işlere, temel altyapı sorunlarının çözülmesine, kentsel yaşam kalitesinin arttırılmasına, ekonomik canlılığı artırarak Ankara’nın kalkınmasında lokomotif işlevi görecek yatırımlar yerine, ölü projelere ve yandaşları zengin etmeye feda edilmiştir. Üstelik BŞB önceki dönemlerde projeleri başlatılan ve kaynakları hazır olan Gerede Sistemi ve metro projeleri gibi yatırımları dahi yıllar boyunca tamamlamamış, tamamlamamanın faturası ilerleyen dönemlerde çok daha ağır şekilde Ankaralılara ödettirilmiştir.

Hatırlarken bile tüylerimizi ürperten bir konu var o da projesi ve kaynağı hazır olan “Gerede Sistemi” bitirilmediği için susuzluk çekilen bir yaz döneminde alelacele “Kızılırmak Projesi” devreye sokularak milyarlarca liralık kaynağın heba edilmesidir(9). Üstelik aynı yaz döneminde Ankara BŞB Başkanı Ankaralılara şehri terk etmeleri ve köylerine gitmeleri yönünde vahim ve talihsiz tavsiyelerde bulunmuştur. Bugüne erdiğimizde Başkent Ankara, plansızlık ve yanlış yatırımlar nedeniyle içme suyunun en pahalı olduğu birkaç kentin başında gelmektedir. Buna rağmen Ankaralılar musluklarından akan suya da yöneticilerine de güvenmedikleri için artık çeşmelerinden su içememektedir. Haliyle Ankara’da damacana suyu sektörü oldukça gelişmiş ve hane halklarının bütçelerinde önemli bir kalem durumuna gelmiştir. Kapıştırma yöntemiyle mahalle mahalle top ve karpuz dağıtılırken unutulan bir diğer teferruat da “metro projeleri”dir. Metrolar bitirilmeyip ulaşım sorunları kronikleşince Ulaştırma Bakanlığı devreye girmiş ve yukarıda incelediğimiz üzere palyatif olarak son yıllarda Başkent Ankara’nın kamu yatırım payını yükseltmiştir. Fetret Dönemi Ankara’sında Kızılırmak, Ankapark, üstgeçitler, Gökkuşağı, demir kafes, ne iduğu belirsiz robot ile dinozor-salyangoz tarzı bilumum hayvanat heykelleri, giriş kapıları, kedi seymen, ağaç-bitki-çiçek ithalatı, saat kuleleri, havuzlar, çaydanlıklar, fincanlar, vazolar vb. gibi çok sayıda israf projesi yanında “yap-sök-yeniden yap-sök” işleri ile kentin milyarlarca dolarlık kaynağı çöpe atıldığı gibi, çöp projeler ile Cumhuriyet’in Başkenti kirletilmiştir.

Oysa Ankara, yetişmiş insan gücü, yatırıma ayırdığı kısıtlı da olsa pay ve teknik donanımıyla son 25 yıl içinde birçok yaşamsal sorunu çözecek güce sahipti. Ne yazık ki yüzyılımızda değil bir başkentte, nüfusu bir milyonu aşan herhangi bir kentte dahi yaşanmaması gereken çeşitli olumsuzluklar Ankaralının gündelik yaşamının bir parçası haline gelmiştir. Sözgelimi her yağışta şahit olduğumuz üzere, hemşerilerimizin canını malını alan sellerle, ırmağa dönen caddeler ile, göllere dönen altgeçitler ile 5,5 milyonluk merkez nüfusunu taşımayan yetersiz bir kent altyapısına sahibiz. Başkent Ankara yağmursuyu, kanalizasyon, sağlıklı içme suyu, ulaşım altyapısı, trafik, alt-üst geçitler, hava kirliliği, kırık dökük düzensiz kaldırımlar, dip dibe büfeler, reklam tabelaları, işportacılar, gelişigüzel yükselen gökdelenler, yalıtılmış toplu konutlar, yağ lekesi ve saçaklar halinde dağınık yerleşimler gibi pek çok temel alanda kronikleşen sorun biriktirmiş, tarihi ve doğal değerleri ile Cumhuriyet kimliği hırpalanmış, yer yer yok edilmiş(10), Başkent Ankara imajı, itibarı büyük yara almıştır. Tüm bunların sonucunda kentsel altyapı sorunları artmış, kentsel yaşam kalitesi ve memnuniyeti düşmüş, hemşerilerin ve dışarıdan bakanların Başkent’e saygısı azalmıştır.

Fetret dönemi boyunca çarpık yapılaşma ve kentsel altyapı hizmetlerinde yaşanan eksiklikler nedeniyle Başkent Ankara’da gürültü, hava, su ve çevre kirliliği artmış ve kent estetiği bozulmuştur. TÜİK’in 2015 yılı araştırmasına göre çevre göstergesinde Başkent Ankara 81 il içerisinde 59. sırada yer almaktadır. Başkent’in şehir merkezi, özellikle Sıhhiye, Yenişehir ve Demetevler semtleri ile Mamak gibi yoksul ilçeleri Türkiye’nin havası en kirli noktalarının başında gelmektedir. Mamak demişken doğa, rızık ve insan katliamının ocaklarına dönüşen “taşocakları”na değinmeden olmaz. Tahsisiyle, sahipliğiyle, yönetimiyle ilgili birçok bilinmezi barındıran taşocakları başta Mamak olmak üzere Ankara’mızın kırsal kesimlerinde ekonomik yaşamı sonlandırdığı gibi neden oldukları toz bulutları ve kirlilik bu yörelerde solunum yolları hastalıklarını artırmış, astım, bronşit, guatr ve akciğer kanseri vakaları artış göstermiştir. Kirli havadan dolayı kaç güvercinin ağaçlardan düşüp öldüğünü( 11) bilmiyoruz lakin nefes alamadığı için ceplerinde taşıdıkları ventolinle gezen ve önce hastanelerin solunum yolları ünitelerini sonra da mezarlıkları dolduran hemşerilerimize bizzat şahidiz.

Başkent Ankara’da trafik ve ulaşım sorunları ise tahammül sınırlarını zorlamaktadır. İnsan odaklı değil taşıt öncelikli bir ulaşım sisteminin egemen hale geldiği Ankara’da kent içi ölümlü trafik kazaları artmış, gece ulaşımı ortadan kalkmıştır. Toplu taşıma önem verilmediği için ulaşım oldukça pahalıdır ve özellikle uzak mahallelerde oturan yoksul kesimlerin bütçelerinde önemli bir ağırlığı oluşturmaktadır. Kaldırımlarında bırakın engellileri yayaların dahi yürüyemediği, bisiklet ve yürüme yollarının olmadığı Başkent’in trafik lambalarından ise ancak koşarak geçilebilmektedir. Son çeyrek asırda Ankara ulaşımının en önemli projesi “battı-çıktı” adı verilen altgeçit projeleridir. Trafik sıkışıklığını lokal olarak çözen battı-çıktılar diğer yandan sorunu bir sonraki geçide aktardığı için, “sorun-palyatif çözüm-sorun” fasit dairesi içerisinde Başkent Ankara süreç içerisinde zincirleme olarak battı-çıktılar şehrine dönüşmüştür. Kent estetiğini yok sayan, ulaşım planlamasını günübirlik çözümlere indirgeyen altgeçitler yağışlı havalarda ise en tehlikeli noktaların başında gelmektedir. Başkent ulaşımı için bir diğer üzücü konu caddelerin otoparka çevrilmiş olmasıdır. Ek olarak Ankara, metro hatları havaalanına uğramayan muhtemelen dünyadaki tek başkenttir.

Ulaşıma ilişkin bir diğer sorun alanı hava ulaşımında İstanbul’a bağımlılıktır. Son dönemlerde gerçekleştirilen hızlı tren projeleri bir fırsat olmakla birlikte Ankara, başkent olmasına rağmen yurt dışı uçuşlarda İstanbul’a bağımlıdır ve İstanbul’da yapılan yeni havaalanı ile bu bağımlılık ilişkisi daha da artmıştır. Başkent Ankara’dan önceleri AB ülkelerine ve diğer dünya ülkelerine doğrudan uçuş yapılırken artık neredeyse tamamen İstanbul aktarmalı olarak dünyaya açılabilmekteyiz. Bu durum zahmetli olması yanında, oldukça maliyetli ve bir o kadar da zaman kaybına neden olmaktadır. Başkent Ankara’nın diplomatik, siyasi, ticari, ekonomik, kültürel, turistik kapasitesini ve becerisini sınırlandıran bu engel nedeniyle çoğu toplantı, konferans, fuar, uluslararası etkinlik artık Başkent’te yapılmamaktadır.

Gece aydınlatması yetersizlikleri nedeniyle dünyanın en karanlık şehirlerinden biri durumuna gelen Başkent Ankara’nın meydanları, kamusal açık alanları, parkları, yeşil alanları da hızla azalmıştır. Meydanları kavşağa dönüştürülen Ankara’da, hemşerilerimizin yeşile hasreti ise şehirlerarası yolların arasındaki veya kenarındaki refüjlerde piknik yapma geleneğini başlatmalarına vesile olmuştur. Oysa açık alanlara, ağaçlara, bitkilere, parklara, meydanlara verilen önem medeniyete verilen önemin bir göstergesidir. Son çeyrek yüzyılın bir diğer sorun alanı şehri yöneten anlayışın medeni şehirlerin ve ülkelerin en önemli değerlerinden olan heykellere yönelik soğukluğu ve bu dönemde çok sayıda heykelin yok olması veya zarar görmesidir. Heykel karşıtlığı şehrin sınırlı meydanlarının önce fincankupa heykelleri! son zamanlarda ise saat kuleleri ile donatılmasını beraberinde getirmiştir. 21. yüzyılda şehir meydanlarındaki saat kulelerini de bunların Başkent Ankara’yla ilgi ve ilişkisini de anlamak mümkün değildir.

Ankara’nın bir diğer sorun alanı şehrin doğal ve tarihi siluetinin beton duvarlarla perdelenmiş olmasıdır. Anıtkabir, Ankara Kalesi, Çankaya Köşkü, Ulus’taki tarihi yapılar ve Cumhuriyet Dönemi eserleri ile Hüseyin Gazi Dağı, Elmadağ’ı gibi Ankara’nın doğal, tarihi ve milli sembolleri gittikçe dikine yükselen binalar tarafından perdelenmiştir. Bu olumsuz gelişmede adeta savaş makinesi gibi işlev gören TOKİ bir mimari yozlaşma dönemi başlatırken dikine yükselen, gri, birörnek beton yığınlar kent siluetini kirletmiştir. Bozulan siluetler nedeniyle hiç kimse gelecek nesillere Başkent Ankara’ya verilen zararın muhasebesini veremeyecektir. Kanalizasyona çevrilerek gömülen dereler, yağmalanan Ata emaneti millet bahçesi AOÇ, ağaç kıyımlarıyla orman ekosistemi parçalanarak paçavra edilen ODTÜ ormanları, bakımsız mezbele hale getirilen şehir parkları, betona çevrilen kırsal alanlar, AOÇ arazisine yapılan israf ve iflas projesi Ankapark’a yer açmak için ortadan kaldırılan hayvanat bahçesi, tekdüze kimliksiz, kişiliksiz binalar ve bu binalardan oluşan soğuk, çirkin sokaklar, mahalleler ve bir bütün olarak kimliği, kişiliği yok edilen Ankara ve mutsuz Ankaralılar.

Bir diğer sancılı konu da kentsel dönüşüm ve sokak iyileştirme uygulamaları nedeniyle evlerinden, mahallelerinden uzaklaştırılan, mahallelilik ve komşuluk ilişkileri parçalanan hemşeri kesimleridir. Tüm dünyada benzeri projelerde mevcut sosyal dokuya ve hemşerilere saygı gösterilir ve hemşeriler restore edilen veya yenilenen konutlarında, işyerlerinde, sokaklarında, mahallelerinde yaşamlarına kesintisiz devam ederler. Nitekim Ankara’da da 1989-1994 döneminde halk katılımı ve proje demokrasisi gibi uygulamalarla çok sayıda kentsel dönüşüm projesinde başarı sağlanmış ve hak ihlalleri yaşanmamıştır. Oysa son çeyrek asırda Başkent Ankara’da tarihi konutlar, sokaklar, mahalleler ile birlikte buralarda yaşayan insanlar da yerlerinden sökülmüş, daha yoksul dış mahallelere sürülmüş ve kamu kaynaklarıyla yenilenen ve değer artışı yaşayan mekanlar ise siyasi kayırmacılıkla mahalle dışından kesimlere tahsis edilmiş veya çok uygun koşullarda satılmıştır. Fetret dönemi kentsel dönüşüm uygulamaları adeta mülkiyet dönüşümü ve rant yağması şeklinde işlemiştir. Kent içinde yer değiştirmeler adaletsizlikleri, uyum sorunlarını, dış mahallelerde huzursuzlukları ve artan suç oranlarını beraberinde getirdiği gibi yıllardır başını sokacağı bir yuva özlemiyle yaşayan kentsel dönüşüm mağduru on binlerce Ankaralı aile bulunmaktadır.

Sokak iyileştirmeleri, tarihi kent restorasyonları ve genel olarak tarihi kent alanlarında yapılan uygulamalar ise birer skandaldır. Hamamönü, Hamamarkası, Hacıbayram’da tarihi sokaklar, mahalleler topluca yıkılmış ve yerlerine film platosu gibi betonarme çok katlı 21. yüzyıl Ankara evleri dikilmiştir. Buralarda doğup çocukluğunu geçiren eski Ankaralılar ne evlerini ne de sokaklarını tanıyabilmektedirler. Geleneksel Ankara sokağında ağaç olmadığı bilinir zira ağaçlar avludan sokağa sarkar. Ancak restorasyon dozerinin altından geçmiş yeni sokaklarımızda artık ağaçlarımız, dünyanın en güzel kalekenti olan binlerce yıllık tarihi kalemizde ve Ahi Ankara hoşgörüsüyle sırt sırta vermiş Hacı Bayram Veli Camii ile August Mabedinin hemen dibinde fıskiyeli havuzlarımız, beton döküldüğü için çatlayan tarihi Kale surlarımızı koruyan 21. yüzyıl duvarlarımız var.

Fetret Dönemi Ankara belediyeciliği, çok sayıda olumsuzluk yanında 2500 yıllık Kale’sine sahip çıkmayıp yapaylarına onca para harcayan, Ankara’nın yaşam ve medeniyet kaynakları olan derelerini ortaya çıkarmayıp yapay şelalelere ve fıskiyeli havuzlara bütçeleri boca eden, tarihi yapılarını ve dokularını hırpalayıp kirleten, ödüllü mimari eserlerini, kültürel miraslarını yıkan ve Başkent Ankara’ya karşı işlenen suçlarda rekor kıran bir yönetim anlayışı olarak elbette ki Başkent Ankara’mızın tarihinde ve Ankaralıların hafızasında yerini alacaktır. Asıl anlaşılması güç olan ise ecdada saygıyı düstur edinmiş bir siyasi hareketin yerel temsilcilerinin ecdadın kalbine bu şekilde hançerler saplamasıdır. Fetret Dönemi boyunca yaşanan tarihi eser soykırımı eğer “kasıt” yoksa, “cehaliye” ve/ya “takıyye” kavramlarına başvurmadan açıklanamaz.

Özetle, Başkent Ankara son çeyrek yüzyılını vizyonsuz, başıbozuk, geçmişle ve şehir içindeki diğer kurum ve kuruluşlar ile kavgalı bir büyükşehir belediyesi yönetimi anlayışıyla geçirmiş ve bunun faturası Başkentimize ve Ankaralılara ağır şekilde ödettirilmiştir. BŞB’nin savurgan harcamaları, kent kimliği ve tarihiyle uyumlu olmayan köksüz, rüküş, sentetik, plastik israf projeleri nedeniyle şehrin yapısal sorunlarını çözmeye dönük, marka değerini ve katma değerini artıran kalıcı yatırımlar yapılmamıştır. Kaynaklar kötü yönetilmiş, savurganca, plansız- programsız, kişisel, kliksel ve siyasi ranta dönük harcamalar öne çıkmıştır. Ayrıca, imar kararlarındaki yoğunluk artışı uygulamalarıyla on milyarlarca dolarlık rant kazancı kamuya dönmemiş, yandaşlara aktarılmıştır. Nüfus-altyapı dengesini hiçe sayan imar kararları nedeniyle hem kentin bütününde hem de mahalleler ölçeğinde birbiri ile çelişkili mimari yapılar ve imar düzenlemeleri kent kimliğini bozmuştur. Yoğunluk artışlarını kaldıramayan eski altyapı yetersiz kalınca bu sefer de yükü azaltmak amacıyla elde kalan son kamu alanlarındaki ağaçlar, yeşillikler ve açık alanlar, iştahı hiç bitmeyen erk sahiplerinin ve arkalarındaki kent baronlarının salyasını akıtmaya başlamıştır. Kuşun yuvasını dahi kutsal sayan milli anlayışımızın ve insanlığın kazanılmış tüm ortak değerlerinin üzerinde tepinerek yapılan yeni yatırımlara ise Selçuklu’ya uzanan silsilede kahraman atalarımızın isimleri verilmiş, Başkent’e yapılan zulme karşı çıkanlara da yılışık bir pişkinlikle ve cazgırlıkla “bunlar gayrı-milli” “bunlar istemezuk takımı” gibi “bedevi çadır tiyatrosu replikleri” her defasında yeniden sahnelenmiştir.

Sözün özü, son çeyrek asırda saçımızı başımızı yolduran, içimizi kanatan ve mutlaka ama mutlaka cevaplanması gereken “nereye gittiği” meçhul onlarca milyar dolarlık kaynak kullanımına ve BŞB’nin keyfi kararlarıyla kamudan yani bizlerden, çocuklarımızın ve torunlarımızın rızkından çalınarak yandaşlara akıtılan yine onlarca milyar dolarlık kent rantına rağmen Ankara BŞB bağlı kuruluşları ile birlikte son 25 yılda Türkiye’nin en borçlu belediyelerinden biri durumuna getirilmiştir(12). Çeyrek asırlık Fetret dönemi sonunda biz Ankaralılara kalan ise nafile cevap bekleyen yukarıdaki sorumuz ile birlikte TÜİK sıralamalarında en diplerde yer alan mutsuzluk hissiyatımız ve halet-i ruhiyemizi tasvir eden atalarımızdan kalma eski bir Ankara deyişimizdir: “Ellerin köyüne zerdeli bizim köye zırdeli”.

3.3. Başkent Ankara’nın Temsil Sorunu ve Sahipsizliği

Ankara ekonomisinde gerilemenin üçüncü temel nedeni yukarıdaki içsel ve dışsal iki nedenin de ana kaynağı olan Ankara’nın genel ve yerel siyasette temsil edilememesi, sahipsizliği ve bundan kaynaklanan “yönetim ve demokrasi krizi”dir. Başkent Ankara’ya ve Ankaralılara uzak ancak parti genel merkezlerine yakın olan Ankara milletvekilleri genel siyasete ve kendi memleketlerine odaklanırken, Başkent Ankara’yı ve Ankaralıları unutmuşlardır. Genel merkezlerce “siyasi arpalık” ve “cülus bahşişi” zihniyetiyle Ankara milletvekilliğine ve diğer görevlere atanan seçilmişler! Başkent Ankara’nın yapısal sorunlarını, kıymetini ve potansiyellerini bilmedikleri gibi, Ankara’ya ve Ankaralılara gözleri, kulakları, kalpleri ve kapıları kapalı olmuştur. Çoğunluğu oluşturan bu tarz siyasetçilerin gündemlerinde Ankara ya hiç olmamış ya da sabun köpüğü gibi konularla “lütfen” ilgilenmişlerdir.

Nitekim, sınırlı birkaç örnek dışında ne merkezi idareye yani TBMM’ye gönderdiğimiz vekiller, ne de yerel yöneticiler nezdinde Ankara’mız bir yerel bilinçle, bir Başkent bilinciyle, Ankara ruhuyla, aşkıyla temsil edilmemiş, yönetilmemiştir. Yerel yöneticiler derken, sadece vekiller ve belediye başkanları anlaşılmamalıdır. Son nokta olarak Ankara’ya atanarak huzurlu bir emekliliğin provasını yapan merkezi idarenin il yöneticileriyle, siyasi ve ticari atlama tahtaları olarak işlev gören odaları borsaları birlikleriyle, siyasi partilerin şubelerine dönüşen meslek kuruluşları ve STK’larıyla bananecilik, vurdumduymazlık, adam sendecilik şehri olmuştur Başkent Ankara.

Başkent’i genelde ve yerelde temsil edenler ve yönetenler Ankara’yı yatırımlarla güçlendirip mevcut kaynakları iyi kullanma sorumluluklarını yerine getirmedikleri gibi, Ankara’nın elinde olanların da Ankara’dan kopartılmasına ve Başkentin içinin boşaltılmasına ses çıkarmamışlardır. Yatırım yapılmayan son çeyrek asırlık dönemde Başkent Ankara’nın sahip olduğu kurumlar ve değerler de başka şehirlere taşınmıştır. Finans kurumları, Bilişim Vadisi Projesi, çok sayıda kurum, kuruluş ve etkinlik ile sermaye, girişimci, yetenek ve beyin göçünü bu kapsamda sayabiliriz. Ankara’yı resmiyette temsil edenlerin ve yönetenlerin sessiz kaldığı ve dahi umursamadığı taşınma süreçlerinin faturası ise Başkentin hem makro göstergelerine hem de Dergimizin bir sonraki sayısında inceleyeceğimiz ekonomik, sosyal ve kültürel sektörlerine ve göstergelerine olumsuz şekilde yansımıştır.

------------( Devam Edecek )------------

 

Dr. Metin ÖZASLAN
Ankara Kulübü Derneği Genel Başkanı
Ankara Enstitüsü Vakfı Başkanı

 

Dipnotlar

1) Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre ülke nüfusumuz 2017 yılında 80 milyon 810 bin kişi, Ankara’mızın nüfusu ise 5 milyon 445 bin kişidir. Son Genel Nüfus Sayımının yapıldığı 2000 yılında ise nüfusumuz 67 milyon 803 bin kişi, Ankara nüfusu 4 milyon 7 bin kişi idi. 2000-2017 döneminde ülke nüfusumuz yüzde 19 oranında, Ankara nüfusu ise Türkiye ortalamasının neredeyse iki katına yaklaşan yüzde 35 oranında artış göstermiştir.

(2) GSYH verileri şehirlerin ekonomik durumunu aydınlatan en temel göstergelerdir. GSYH’nin nüfusa bölünmesi ise fert başına geliri, ortalama kişisel zenginliği gösterir. Mevcut veriler Ankara’nın ve Ankaralıların görece zemin kaybettiğini göstermektedir. Diğer yandan bu gerçek ile ters düşen aldatıcı bir veriyi aydınlatmak durumundayız. Her yıl Bankalar Birliği tarafından iller bazında toplam ve fert başına düşen banka mevduatları verileri açıklanmakta ve sıralamalarda Ankara Türkiye’nin 1. şehri çıkmaktadır. Bu verileri kullanıp kamuoyu ile paylaşan medya kuruluşları ise her yıl adeta bir tören havasında Ankara’yı ve Ankaralıları en zengin şehir ve insanlar olarak ilan etmektedir. Oysa, Ankara’nın banka mevduatlarında yüksek çıkmasının temel nedeni Cumhurbaşkanlığı, Bakanlıklar ve tüm kamu kurumlarının hesaplarını Başkent olduğu için Ankara’daki banka hesaplarında tutmalarından kaynaklanmaktadır. Kamu kurumlarının hesapları Ankara toplamına katıldığından dolayı yapay olarak Başkent Ankara fert başına mevduat itibarıyla en zengin şehir olarak görülmektedir.

(3) TÜİK her yeni GSYH serisi ile hesaplama yöntemini ve/ya veri sepetini değiştirmektedir. Sıkça yapılan değişikliklerden dolayı seriler/ dönemler arasında sağlıklı karşılaştırma ve değerlendirme yapma olanağı zayıflamaktadır. Örneğin Ankara 1987-2001 serisinde yüzde 8.7’den 7.7’ye, 2004-2017 serisinde ise 9.63’ten 9.03’e gerilemiş görünmektedir. 2001’deki 7.7 oranının GSKD ile ölçülen 3 yıllık dönemde 9.63’e çıkmadığını biliyoruz. Zira o dönemde de Ankara ekonomisinin küçüldüğünü bizzat GSKD verileri anlatmaktadır. Seriler değiştirilirken beraberinde hesaplama yöntemi ile veri sepetini farklılaştırmaktan kaynaklanan oynamalar illerin uzun erimli gelişim çizgilerini aynı zeminde izlemeyi güçleştirmektedir. Tüm bunlara rağmen, TÜİK ülkenin tek resmi istatistik kurumu ve TÜİK’in yayımladığı iller bazında GSYH serileri illerin büyüme/ kalkınma performansını ölçen en önemli veri setidir ve il bazlı analizler için en temel başvuru kaynağı olmaktadır. Öte yandan, şunu da önemle vurgulamalıyız ki dönemler içerisinde seriler, veriler, hesaplama yöntemleri değişmekle birlikte Başkent Ankara için değişmeyen bir gerçek vardır: O da “Başkent’in son çeyrek asırda her dönem ve seride ekonomik gerileme eğilimi içinde oluşu”dur.

(4) Oysa malum İstanbul birinci derece deprem bölgesindedir. Ülkemizin nüfusunun, ekonomisinin ve zenginliğinin önemli bir bölümünün İstanbul’da yoğunlaşması ülkemizin bekası açısından büyük bir risk taşımaktadır. Bu durum tüm yumurtaları altı delik bir sepete koymaya benzemektedir. Ayrıca, aşırı yüklemeyle dünya güzeli kadim başkentimiz İstanbul çözümsüzlüğe, betona, çirkinliğe mahkûm edilmekte ve haliyle kaybedilmektedir. Böyle bir çarpık yoğunlaşma ülke genelinde ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal, mekânsal, coğrafi, idari alanlarda yaşanan sorunları da beraberinde getirmektedir. Tüm bu nedenlerle kalkınmanın coğrafyasına ilişkin tercihlerimizi değiştirmeye ve ülke genelinde dengeli kalkınmayı amaçlayan üst ölçekli mekânsal planlamaya ihtiyacımız ivedilik arz etmektedir. Ülkemizi düşman işgalinden kurtaran ve Cumhuriyeti kuran kadroların çok doğru bir tercihle bir asır önce yaptığı gibi Başkent Ankara merkezli Anadolu kalkınmasını ve ülke genelinde refahın, zenginliğin adil paylaşımı hedefini yeniden kalkınma hedeflerimizin en başına koymalıyız. Bir asır önceki irade nasıl Ankara’yı Başkent yaptıysa, nasıl ve hangi amaçla İktisat Kongresini ve uluslararası fuarı İzmir’de gerçekleştirdiyse, nasıl kamu iktisadi teşebbüslerini (KİT’ler) ve demiryolu ağlarını Anadolu’ya yaydıysa aynı bilinç ve yaklaşımla Anadolu kalkınmasını ve ülke coğrafyasında dengeli gelişmeyi hedeflemeliyiz. Bu kapsamda Başkent Ankara gibi Anadolu’nun farklı bölgelerinde 4-5 milyon nüfuslu 8-10 adet cazibe merkezinin/ büyüme kutbunun oluşturulması önemle dikkate alınmalıdır. Ayrıca, deprem riski taşımayan Bilecik’ten Kahramanmaraş’a uzanan “Anadolu Hilali Bölgesi” ekonomik faaliyetlerin ve nüfusun güvenli şekilde yoğunlaştırılabileceği bir yerleşim coğrafyası olarak planlanabilir. Anadolu Hilalinden Batı, Güney ve Kuzey bölge limanlarına otobanlar ve hızlı tren bağlantıları ile seri şekilde ulaşım sağlanması mümkündür. Ülke olarak Başkent Ankara’mızın ve Anadolu’nun gücüne, birikimine, enerjisine inanmalıyız. Ankara ve Anadolu odaklı projeler, sınırlarımız ötesinde yaratacağı dinamik kalkınma etkileriyle Türkiye’yi başta Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu ve Avrasya Bölgesi olmak üzere dünyanın merkezine taşıyacaktır.

(5) Başkent Ankara EDAM’ın insan sermayesi endekslerinde 1, ekonomik etkinlik ve canlılık endeksinde 9.; URAK’ın sıralamalarında da beşeri sermaye kategorilerinde 1., ticaret becerisi ve üretim potansiyeli kategorisinde 3., erişilebilirlik kategorisinde 5. sırada yer almaktadır. En son 2016’da yayımlanan TÜİK’in İllerde Yaşam Endeksi çalışmasının sonuçları ise daha vahimdir zira “çalışma hayatı” endeksinde Başkent Ankara 81 il içerisinde 37. sırada yer almıştır. Globalization & World Cities Araştırma Merkezi de dünya kentlerini önem sırasına göre (1) Alfa, (2) Beta, (3) Gama, (4) Yüksek Derecede Kendine Yeten, (5) Kendine Yeten olmak üzere 5 dereceye ayırmıştır. Başkent Ankara son grupta yer almaktadır. Bu grup dünya kenti niteliği taşımayan ancak dünya kentlerine bağımlı olmayacak düzeyde hizmetlere sahip olan küçük ve orta boy kentlerden oluşmaktadır.

(6) DPT tarafından 1996 ve 2004 yıllarında yayımlanan İlçelerin Sosyo- Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE) Araştırmaları sonraki yıllarda yayımlanmamıştır.

(7) Çözülen geleneklerin ve kırsal değerlerin yerine dini referansları ikame etme durumu genellikle kentlerde görülmekte ve kente göç eden kırsal kesimler, göç süreciyle birlikte kopan değerlerin, çözülen geleneklerin yerine dini referanslara yönelmeye başlamaktadırlar. Kırsal kesimlere özgü geleneksel başörtüsünün kentlerde türbana dönüşmesi bu duruma bir örnektir. Kırsal muhafaza karlıktan kentsel muhafazakarlığa dönüşümün ana dinamikleri; metropollerde her bir köye, kasabaya özgü görece daha küçük toplulukları bir arada tutan, kolektif bilinci, kimliği ve biz duygusunu oluşturan yerel gelenekleri ve değerleri sürdürme imkânının ortadan kalkması, yerel geleneklerin, normların ve değerlerin çözülmesi ve aynı zamanda çeperine tutundukları modern ve kentli toplumda, devlete, yasalara, kurumlara güven duygusunun yetersiz kalması ve dahi azalmasıdır. Haliyle göçle gelen değişim ve gelecek endişesi, toplulukları birbirine bağlayan “toplumsal”, “milli” ve seküler kurum ve değerlerin yetersiz kalmasından, kente uyum, kentlileşme ve modernleşme süreçlerinin yavaş ilerlemesinden dolayı, daha bildik, elde olan, sağlam bir referans olarak dine bağlanmayı beraberinde getirmektedir. Şehirlerin yeni oluşan mahallelerinde bu çerçevede yaşanan sosyolojik değişim çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Ancak bizzat Başkent’in kırsal kesimlerinde benzeri bir eğilimin yaşanması üzerinde yoğunlaşmayı ve yeni sosyolojik araştırmalar yapmayı gerektirmektedir.

(8) Merkezi iktidarların şehirlere bakışını, ilgisini, yaklaşımını yansıtan bir diğer gösterge şehirlerin ülkenin bütçe gelirlerine katkısı ve toplam bütçeden aldığı paydır. Başkent Ankara’mız ise ülkemizdeki illerin önemli bir çoğunluğunun aksine bütçe gelirlerine katkısından çok daha azını alabilen bir şehirdir.

(9) 2004 yılında yatırım programında yer alan Gerede Sistemi BŞB Başkanı tarafından önceliklerinin metro olduğu ve Ankara içme suyu barajlarında fazla su bulunduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Ancak aradan birkaç yıl geçmeden 2006 ve 2007 yıllarında yaşanan kuraklık ve su kıtlığı gerekçe gösterilerek alelacele “Kızılırmak Projesi” devreye sokulmuş ve Ankara’nın on milyarlarca liralık kaynağı çöpe atılmıştır. Bu arada “ar belasına” Ulaştırma Bakanlığı devreye girinceye kadar metro projelerinde 1 metre dahi mesafe alınamamıştır.

(10) Başlıcalarını sıraladığımız çok sayıda Cumhuriyet yapısı da yok edilmiştir: 1928 tarihli Maltepe Elektrik ve Havagazı Fabrikası, 1928 tarihli Su Süzgeci Binası, 1960’lı yılların Etibank Binası, 1956 tarihli Kumrular İkamet Sitesi, AOÇ’deki 1928 tarihli Marmara Köşkü ile İşçi Memur Lokantası, 1930’lu yılların Baraj Gazinosu, 1960’ların Danıştay Binası, 1937 tarihli İller Bankası Binası, 19 Mayıs ve Cebeci Stadyumları bunlardan bazılarıdır.

(11) Fetret Dönemi yöneticileri hava kirliliği konusunda 1994 öncesi dönemi eleştirirken dillerinden düşürmedikleri örnek “Ankara’daki hava kirliliğinden dolayı ağaçlardan düşüp ölen güvercinler” olmuştur. Serçeleri, sığırcıkları, kumruları, kargaları anlayabiliriz ama ağaç-güvercin ilişkisini anlamak güçtür. Zira, güvercinler ne ağaçlara yuva yaparlar ne de konarlar. Bu nedenle “ağaç-güvercin” ilişkileriyle verilen örnek cahilce bir uydurmadır.

(12) 1989-1994 yıllarını kapsayan 5 yıllık kısa BŞB yönetimi döneminde dahi Başkent Ankara’nın temel altyapı sorunlarını çözmeye ve marka değerini artırmaya dönük en az 10 proje bir çırpıda sayılabilir. Ancak koskoca 25 yıllık Fetret dönemi boyunca başlatılmış ve hayata geçirilmiş ayakları yere basar bir BŞB projesi belirtmek güçtür. Ayrıca 1989-1994 döneminde uygulamaya giren önemli altyapı projeleri için devlet garantisi ile uluslararası kuruluşlardan kredi temin edilmiştir. Taktir edilmelidir ki proje yapmak da finansmanı için uluslararası kuruluşlardan kredi temin etmek de bilgi, beceri ve güvenilirlik ister. Ancak bu projelerin nimetlerinden yararlanmak Fetret dönemine kalmıştır. Fetret dönemi kara deliği ise nimetleri tükettiği gibi, önceki dönemin borcunu da inkâr etmiştir.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar