Beypazarı
Prof. Dr. Hasan Pekmezci

Prof. Dr. Hasan Pekmezci

Mail: hasanpekmezci@gmail.com

Bilim Adamı, Kooperatifçi, Politikacı, Senatör, Sanat Tutkunu, Ressam Prof. Dr. Ziya Gökalp Mülayim

Bilim Adamı, Kooperatifçi, Politikacı, Senatör, Sanat Tutkunu, Ressam Prof. Dr. Ziya Gökalp Mülayim

BİR BİLİM ADAMI, KOOPERATİFÇİ, POLİTİKACI, SENATÖR

SANAT TUTKUNU*RESSAM

Prof. Dr. ZİYA GÖKALP MÜLAYİM

Yazılarımda, konuşmalarımda; anı ve günlük yazmanın nasıl bir bellek oluşturduğuna değinirim her zaman. Çünkü böyle bir alışkanlık insanoğlunun en büyük zaafiyetlerinden biri olan unutkanlığı yenmenin tek yoludur. İçinde  yaşadığımız coğrafya; tarihini unutan, bu nedenle de tarihte ne kadar olumsuzluklar yaşanmışsa tekrar tekrar yaşama hastalığından kurtulamayan bir bölge. Kaostan, iç ve dış güçlerin oyun alanı olmaktan kurtulamaması bundan.


H. Avni Lifij. (1886-1927) Ressamın ''Karagün''1920 sonrası yaptığı resim.

Bu güzel yurdumuz, ülkemiz için çok hayati bir örnekten söz edeyim, kısaca.

2020, İstanbul'un işgalinin 100. yılı. Süleyman Nazif Beyin tanımı ile ''Karagün'' ve ressam H. Avni Lifij Bey'in aynı adlı tablosunun yapılış nedeni.

1918 esas alındığında az değil, 4.5 yıl işgal altında kalmak.

16 Mart 1920 daha çok etkin oldukları, ikinci istila hareketi.

Boğazda Dolmabahçe Sarayı önünde İngiliz donanması.

Beyoğlu'nda askeri birlikler.

Mart 1920’de işgal devletlerinin Letafet Apartmanı katliamında 8 kişiyi katletmesi.

Galata Kulesi'nde İngiliz Bayrağı, İzmit Köfezi'nde istilacı düşman gemileri.

*Fransız Generali, Franchet d’Esperey ile Türkleri Kudüs ve kutsal topraklardan çıkaran İngiliz ordularının kumandanı Generali Allenby ve Napolyon pozları takınarak İstanbul’a girişi.

*İşgal ordularının tanklar ve zırhlı birliklerle İstanbul’da yaptığı gövde gösterileri.
*Taksim Meydanı’nda tanklar ve zırhlı birliklerin görüntüleri.

Bu konuyu daha ayrıntılı yayınlayacağım.

Yüz yıl öncenin kapkara tabloları...

Şimdi bir anket yapılsa İstanbul'un işgal edilip edilmediği konusunda; bırakın Türkiye'yi, sadece İstanbullulara sorulsa, bilen insanlarımızın oranı ne olur?

Ben ne zamandır bunu hep soruyorum, doğru yanıtlar aldığımı söyleyemem.

Daha da acı olanı  Anadolu Kurtuluş Savaşı'nın başarıları, Ankara Ulusal Meclisi ve Cumhuriyet'le, ''Geldikleri gibi gidecekler sözünü'' kim derin duygularla anacak, bilecek.

Tarihini unutan; kimliğini ve aidiyet bilincini de kaybeder.

Aidiyet bilincini kaybedende de ne ulusal kimlik, ne vatan kalır.

Tarihimizin bu karanlık bölümü hiç ele alınmadı, sanki hiç yaşanmamış gibi, nedense?.

Eften konuları her gün tefrika halinde tartışma programlarıyla pireyi deve yaparak gündem değiştiren medyamızdan çıt yok. Bana göre asıl ele alınması gereken bunlardı. Çünkü bu ülkenin nasıl belalardan geçtiğini bilme bilinci koruyucu bir aşı gibidir. Bu günlerde aşının öneminin en çok konuşulması gibi. Bilmemek, dersler almamak her mikroba bünyenin açık kalması demek.

Her çağ dışı iç ve dış etkinin Corona Virüs belasından ne farkı var?

Tarihte yaşananlar yok sayıldıkça inkar geleneği başlar. İnkar hastalığı  atalara, şehitlere, kahramanlara vefasızlıktır.

Bu konuda çok duyarlı olan işgal yıllarını unutmayan-unutturmayan İzmirlilere büyük saygı duyuyorum.

Bu konuda ne güzel ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı 100. yıl nedeniyle bir kitap yayınlamış. Candan kutluyorum.

Bilinçli uluslar tarihlerini, kahramanlarını unutmaz, unutturmaz, unutturmamak için ne gerekirse yapar.

Sadece bir örnek vereyim; Napolyon ulusal kahramandır, devlet adamıdır Fransızlara göre... Aynı napolyon iki büyük savaşta hezimete uğramış; 680 bin kişilik ordunun üçte ikisini kaybetmiş, İngilizlere esir düşmüş ve Elbe Adası'nda sürgünde ölmüştür. Paris'in en güzel yerinde muazzam bir mimaride anıt mezardadır. Fransızlardan Napolyon'u eleştiren tek kelime duyamazsınız. Eleştirenlere de ağzının payını verirler. Biz ne yapıyoruz, neler söylüyoruz, ne yalanlar, dolanlar, iftiralar atıyoruz, ulusal kahramanlarımız için; üstelik Türk düşmanlarıyla aynı dili kullanarak; düşünün!

* * *

Anı ve bellek konusunda örnek saydığım bir yaşamöyküsü kitabı var elimde. Prof. Dr. Ziya Gökalp Mülayim Bey'in Senatör (Bir Cumhuriyet Senatörünün Anıları) adlı eseri. Doğduğu Ceyhan'da başlayan anılarından, bütün yurt içi ve yurt dışı öğrenim hayatı, kendini yetiştirmek için verdiği örnek mücadele, alanında yetkin bir eğitimci, akademisyen, profesör olarak başarıları. Politika hayatı, senatörlüğü. Tarım alanı, Toprak Reformu ve Kooperatifçilik konusundaki önderliği bu anılar içinde öyküsel bir anlatımla sunuluyor.

Anılar içinde ülkemiz adına, uluslararası bakış adına dersler alınacak pek çok nirengi noktaları var.

Amacım bu  kitabı tanıtmak değil, böyle değerli bir çalışmanın varlığına kısaca değinmek.

Ama okunmasını şunun için isterim; bir bilim adamı şıpınişi yetişmiyor. Cumhuriyet ideali, bireylere kendi kendilerini yetiştirmenin her şeyden önce bu ulus için, bu ülke için bir görev olduğunu özümletmesidir. Sadi Irmak Bey yurt dışına eğitim için gönderilirken Atatürk'ün yazdığı ve  Sirkeci'de trene ulaştırılan telgrafı bu sorumluluğun ne demek olduğunun vurgusudur. ''Sizleri bir kıvılcım olarak gönderiyoruz, Bir ateş topu gibi geri döneceksiniz''  Ne müthiş bir sahiplenme ve sorumluluk.

Senatör'ü okurken bu gibi pek çok örneği de okuma olanağı var. Bir bölüm çok ilgimi çekti bu kitapta. Bugün ABD'de yaşananların temelinde yatan bakış açısını da anlatan bir bölüm. Çünkü bu bakış açısı pek çok ülkede ana sorunların başında geldiği için...

ABD'de, Harward Üniversitesi'nde ''Yatırım, Kalkınma ve Tasarruf'' derslerinin hocası olan Prof. Papanek derslerinde:

''Gelişmekte olan ülkelerde kalkınma için yatırıma gereksinim var; yatırım için de tasarrufa. Bu ülkelerde yatırım ancak büyük sermaye sahipleri tarafından  yapılabilir. En geniş nüfusu oluşturan alt gelir gruplarının yatırım yapmaları olanaksızdır. Bu bakımdan devletin gelir olanaklarını, sosyal adalet gerekçesiyle bu alt gruplara aktarması yanlıştır.

Bu alt gelir grubundaki geniş kitle insanlar ancak güçlükle geçinebildiklerinden ellerine ne geçerse tüketime harcarlar. Yani bunlara aktarılacak kaynakların bir kısmını bunların tasarrufa ayırmaları olanaksızdır.

Ülkede yatırıma dönüşecek milli tasarrufu artırmak için devletin kaynaklarını bu alt gelir grubuna aktarmak kaynak israfı olur. Hiçbir işe yaramaz.

Eğer ulusal yatırımı artırmak istiyorsanız, tüm devlet teşviklerini üst gelir grubuna vermek gerekir. Devlet kaynakları da bu üst gelir grubuna aktarılmalıdır.

Üst gelir grubu, eline geçen yeni kaynakları tüketemez ve büyük çoğunluğunu tasarruf eder ve bunları yatırıma yönlendirir. Bu da ulusal geliri artırır ve ekonomik kalkınma sağlar.''

Prof. Papanek'in bu fikirleri, çok acımasız bir vahşi kapitalizm öğretisi idi. O zaman ABD bu fikirleri dünyaya yayıyordu...

Ben ülkemde gelir dağılımının düzelmesini de sağlayacak bir ekonomi politikasının gerekli olduğuna inanıyordum. Ekonomik kalkınmanın sosyal adaletle birlikte sağlanması olanaklarını araştırıyordum ve nitekim bütün ömrüm bu yöndeki araştırma ve bunları politikada gerçekleştirmeye çalışmakla geçti.'' (s.146)

Bugün ABD ve ona özenen ülkeler sefilleri oynayan büyük kitlelerle karşı karşıya ise yukarıdaki vahşi bakış açısı yüzünden.

Aynı ABD'nin başta özgürlük havarisi rolleriyle her alanda dünyaya attığı kazıklar saymakla bitmez. ABD'nin ve onun yukarıdaki ideolojisinin değdiği hiçbir ülke belini doğrultamamıştır. Benzer oyunları sanat alanında da yapmıştır ABD. Onun Rockefeleler ve CIA aracılığıyla müzeler, kültür*sanat alanları dahil, dünya sanatında yaptığı manipulasyonları ''Sanatım'' Dergisi'nin Nisan ayı sayısında, belgelere dayanarak, genişçe ele alıp yazdım.

Ziya Gökalp Mülayim Bey'in başka bir özelliği var kitabının son bölümünde kısaca değindiği: Resim yapmak ve sergiler düzenlemek...

Her sergisini eşimle birlikte kaçırmadan izleyenlerdeniz. Doğal olarak bilim adamlığından çok, sanat alanı nedeniyle yakınlığımız, ilişkimiz var.  Onun sanata tutkunluğu, yaşı-başı ne olursa olsun; sanat insanlarına sevgisi, saygısı ve verdiği değer bu alanda eğitim gören pek çok insanda bile yoktur diyebilirim. Mesleki, akademik alanı çok farklı olup da sanatla ilgilenenlere; zaman ayıranlara, bu alanda elini, burnunu boyaya sokabilen her insana farklı bir saygımız sevgimiz var. Yapılan her çalışma başımız üstündedir.

Bu yazıda ömrünü bilime, eğitime adamış bir bilim adamının anılarını içeren SENATÖR adlı kitabına kısaca değinirken sanat tutkusunu da nasıl yaşama geçirdiğini anlatmaya çalıştım.

Kendisine hiç kopmadığı bilim adamlığı yanında sanatsal çalışmalarında da nice yıllar dileğiyle...

İlginize... 

 

Prof. Dr. Hasan Pekmezci

Ankara, Haziran 2020
 

Makale Yorumları

  • Necati Yalçın19-06-2020 00:00

    Sevgili Hocam, duyarlılık. İnsanda, sanatçıda olması gereken en önemli özelliklerden. Ne mutlu sahip olabilenlere. Yüreğine sağlık.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar