Beypazarı
target english
Ahmet Gürel

Ahmet Gürel

Mail: ahmetgurel50@gmail.com

Cumhuriyetin İlanının Öyküsü

Cumhuriyetin İlanının Öyküsü

CUMHURİYETİN İLANININ ÖYKÜSÜ

28 Ekim 1923 gecesi, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla açılan, Hakkari Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) Bey’in defterinden Cumhuriyet'in ilanının öyküsünü izleyelim.

Mustafa Kemal Paşa, gerçekleşen Amasya Tamimi'nde ilk kez Ulusal Egemenlik'ten bahsetmiştir. Erzurum Kongresi’nde alınan kararlardan birinde de; “Milli Meclisin derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır” denilmektedir.

Sivas Kongresi yapılacaktı, kongrelerde Mustafa Kemal Paşa, yaşamı boyunca kafasında olan ülkemizin idare şeklini arkadaşlarına hissettiriyordu, ancak hükümet şeklinin ne olacağını açıklamıyordu. Erzurum Kongresi sırasında, 7-8 Temmuz 1919 sabaha karşı, Selanik’ten arkadaşı Süreyya Yiğit ve Eski Bitlis Valisi Mazhar Müfit Bey ile yaptığı özel konuşmayı belgelerle izleyerek, Cumhuriyet’in kuruluşunu analım.

Süreyya (Yiğit) Bey; “Başarıya ulaştıktan sonra dahi iş bitmiyor Paşam, memleketin sonu gelmez çalışmaya ve devrimler yapmaya ihtiyacı var” biçimindeki düşüncesi ile konu, memleketin sosyal bünyesine aktarıldı. Mustafa Kemal Paşa vatanın kurtulmasından sonra Cumhuriyet ilanının şart olduğu hakkındaki düşünce ve inanını bir kere daha belirttikten sonra:

- “Mazhar  not defterin yanında mı?...” diye sordu.

- “Hayır, Paşam” dedim.

- “Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel” dedi. Nerede ise sabah olacaktı. Not defterini alıp geldim. O, hatıra defterime ve günü gününe her olayı not edişime hem memnun olur, hem de bazen şaka yapmaktan kendisini alıkoyamazdı.

- “Belleğimiz zayıfladığı zaman Mazhar Müfit’in defteri çok işimize yarayacak” derdi. Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını birkaç nefes üst üste çektikten sonra:

- “Ama bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım bu…” dedi. Süreyya Bey’de, ben de:

- “Buna emin olabilirsiniz Paşam” dedik. Paşa, bundan sonra:

- “Öyleyse önce tarih koy” dedi. Koydum: 7–8 Temmuz 1919, sabaha karşı...

Tarihi sayfanın üzerine yazdığımı görünce:

- “Pekâlâ… Yaz” diyerek devam etti:

- “Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha önce de bir sorunuz nedeniyle söylemiştim. Bu bir.

- İki: Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır.

- Üç: Örtünmek kalkacaktır.

- Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu.

Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

- “Neden durakladın?”

- “Darılma ama Paşam, sizin de hayal peşinde koşan taraflarınız var” dedim, gülerek:

- “Bunu zaman gösterir. Sen yaz” dedi. Yazmaya devam ettim:

- “Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”

- “Paşam yeter… Yeter…” dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan davranışı ile:

- “Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter” diyerek, defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam davranışı ile, “Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edecekseniz hoşça kalın” diyerek yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı. Süreyya da benimle beraber odadan çıktı. Fakat burada ve bu anda olayların beni nasıl yalanladığını ve Mustafa Kemal Paşa’nın beni nasıl bir cümle ile susturduğunu ve utandırdığını açıklamalıyım.

Çankaya’da akşam yemeklerinde birkaç defa:

“Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum’da örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman defterini koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün önemli bir ders de verdi. Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu’dan dönüyordu. Ankara’ya döndüğü anda otomobille eski Meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanmadım. Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Başkanı’nın kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Başkanı’na da şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu. Beni yanına çağırdı ve birden:          

“Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?” dedi.

28 Ekim 1923 gecesi, mütevezi Çankaya Köşkü’nde yemekte yaşananları Mazhar Müfit Bey, şöyle anlatmıştır:

“Bir gece evvel beraberdik. Mustafa Necati Bey, Vasıf (Çınar) Bey, Yunus Nadi Bey, Mahmut Esat (Bozkurt) Bey ve sair arkadaşlar vardı. Mustafa Kemal Paşa gülerek; ‘Ey, çocuklar, yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz’ dedi. Ve bana döndü:

‘Erzurum’dan beri ağzından çıkarmadığın Cumhuriyetin işte zamanı geldi. Yarın istediğin kadar Cumhuriyet diye açıkça artık bahsedebilirsin’ dedi. Tabidir ki hepimiz son derece memnun olduk.”

2. devre T.B.M.M.’si 29 Ekim 1923 günü Anayasanın 1. maddesini değiştirerek, şu kararı kabul etti:

“Türkiye Cumhuriyetinin hükümet şekli ‘Cumhuriyet’tir.”

Saat 20.30’u gösterirken, o heyecanın coşkusu içinde olan milletvekilleri 3 defa ‘Yaşasın Cumhuriyet’ diye haykırmışlardı. 159 üyeli meclisin 158 üyesinin oyuyla Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu sırada heyecandan yerinde duramayacak şekilde oturan Gazi Mustafa Kemal Paşa alkışlar arasında kürsüye gelerek hayatının en kısa konuşmasını yapmıştır. Gazi bu konuşmayı neden kısa yaptığını Afet (İnan) Hanım’a 29 Ekim 1933 günü şöyle anlatır:

‘On yıl önce bugün, Cumhuriyeti ilan etmek gerekiyordu. Olayların gidişi bunu gerektiriyordu. Partide ve mecliste tartışmalar devam ederken bildiğin gibi beni çağırdılar. O heyecanlı oturumlarda konuşmak benim aradığım işti. Cumhurbaşkanı seçildiğimde yaptığım konuşma, bugüne kadar yaptığım en kısa konuşma oldu. Neden? Çünkü dişlerimi yaptırıyordum. Yeni yapılan dişlerim tecrübe aşamasındaydı. Konuşmaya başladığım zaman ıslık gibi ses çıkıyor. Ya da ağzımdan düşüyordu. Bu sırada yapacak hiçbir çare yoktu. Bu doğal olay, siyası hayatımın en önemli anına, böylece bir engel çıkardı. Kim bilir, uzun konuşmadığım belki de daha isabetli olmuştur’” diye ilave etti.

Mustafa Kemal Paşa, bir avuç devrim arkadaşı ile yarattığı dev eser Cumhuriyet’e ve devrimlerine nasıl bağlı olduğunu biliyoruz. Gazeteci İsmail Habib Sevük’ün anılarından bu bağlılığı izleyelim;

Birinci Büyük Millet Meclisinde, bir gün konuşmacının biri Mustafa Kemal’e karşı şu sözleri sarf eder:

“Meclisin egemenliğine dokundurmayız, Meclisin egemenliğine saygı göstermeliyiz.”

Gazi altın yeleleri kabararak şöyle gürler, “Bu meclisi ben topladım, ben vücuda getirdim; kim kendi yapıtının iyi olmasını istemez? Sizler sadece Meclise saygı gösteriyorsunuz, ben bundan daha fazla olarak aynı zamanda kendi eserime saygı gösteriyorum.”

O’nun, Konya’daki kalkışmada ve de Kubilay olayında gösterdiği tavrı, günümüzde biz gösteremedik. Biz de onun gibi, onun eseri olan devrimlere yeterince sahip çıksaydık, irticayı kalkışmaları, siyasi olarak kullananlara izin vermemiş olurduk.

Cumhuriyetin ilanı sıralarında Necmettin Sadak Gazi Mustafa Kemal Paşa’yla bir röportaj yapmak üzere İzmir’e gitmiştir. Görüşlerini şöyle anlatmaktadır:

“Gazi’yle bir defa üç, bir defa da dokuz saat görüştük. Ben ömrümde böyle adam görmedim ve iddia ederim ki hiçbir memlekette böyle bir adam yoktur. Kendisine sorduğum sorulardan biri şudur: ‘Mademki bu meclis Cumhuriyeti ilan etmeye kendisini yetkili gördü. O halde bir başka meclis de başka bir oylamayla Meşrutiyet ilan ederse ne yaparız?’

‘Olabilir. Fakat hepsini sopa ile kovalarız’ dedi.”

Günümüzde, her yerinden tahrip edilmek istenen, ama dimdik ayakta duran Cumhuriyet’i; kuruluşunun 97. Yılında ilk günkü gibi sahip çıkıyoruz. Behçet Kemal Çağlar’ın şiirinde olduğu gibi; “Yer sarsılsa yerinden, Ne senden geçeriz, ne senin eserinden”  diyoruz.       

Atatürk, bir Balıkesir gezisinde kendisine Ulusal Mücadele’de yakın hizmetler etmiş bir kimsenin başvurusuyla karşılaştı. Bir konuda haksız olarak mahkûm olduğunu söyleyerek yakındı. Atatürk, “haklısın, konuyu ben de biliyorum” dedikten sonra eşliğinde seyahat etmekte olan genç bir adliye müfettişini çağırdı. Konuyu anlattıktan sonra kararın düzeltilmesini istedi. Denetmen anlatılanı dinledikten sonra;    

“Efendimiz, karar bütün adli sıralardan geçtikten sonra olgunlaşmış. Hükmün uygulanmasından başka yapılacak yasal yol yoktur” dedi. Bunun üzerine Atatürk:

“Ancak ben söylüyorum, bu iş haksızdır. Çünkü ben işin içini biliyorum” dedi. Genç adliye denetmeni diretti:

“Efendimizin bu bildirimi yasa bakımından bir değişiklik yapamaz. Adalet Bakanı’nın da bir şey yapmasına olanak yoktur.” Ortada soğuk bir hava esti. Şimdi bir fırtına kopacağına sanılıyordu. Ancak Atatürk sakince sordu:

“Peki, bir adli yanılgı olursa yasa bunun düzeltilmesini öngörmez mi?” Bu soruya denetmen:

“Yeni delille mahkemenin yinelenmesi istenebilir” diye karşılık verince, Atatürk, başvuran kişiye dönerek:

“Beni tanık olarak göster. Onda yeni deliller olduğunu haber aldım” diye öne sür. “Ben mahkemeye gidip tanıklık ederim.” Sonra Atatürk adliye müfettişine teşekkür etti. Kendisine başvuran kişiye de:  

“Niçin bana zamanında başvurmadın? Zamanında gelir tanıklık ederdim. Boş yere mahkemeleri de uğraştırmazdın. Bütün yurttaşlar, üstelik Cumhurbaşkanı dahi olsa yargıya saygı göstermekle sorumludur” dedi.

İşte cumhuriyet buydu, o olmasa haklar da olmazdı. Cumhuriyet’i ilan edenlere selam olsun. 29 Ekim 2020

 

Ahmet Gürel
Atatürk Araştırmacısı

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar