Beypazarı
target english
Prof. Dr. Hasan Pekmezci

Prof. Dr. Hasan Pekmezci

Mail: hasanpekmezci@gmail.com

İyimserlik; Bardağın yarısı boş yerine, Bardağın yarısı dolu diyebilmek

İyimserlik;

Bardağın yarısı boş yerine

Bardağın yarısı dolu diyebilmek

Son altı aydır bütün dünyada ve doğal olarak Türkiye'de de yaşanan salgın, yaşı-başı ne olursa olsun; bütün insanlarda virüse yakalanma kaygısı, korkusu hatta panik ataklar içinde bırakarak eve kapanıp kalma sorunları yaşatıyor. Bu konu elbette olayın bir yönü. Ama bu karmaşık yaşam ilişkileri ve disiplinleri içinde daha başka başka boyutlar var ki iş yerlerinden uzaklaşma, işsiz kalma, ekonomik, sanayi, tarımsal aksamalar, çökme noktaları toplumun genelini farklı derecelerde etkisi altına alıverdi. 

Bireysel gibi görülen pek çok konu aslında toplumsal etkileşimin kaçınılmaz sorunu iken çok farklı duyarlılıklar, duyarsızlıklar, sorumsuzluklar, vurdumduymazlıklar, başkasının yaşamına saygı yanında, başkasının uyduğu kurallara uymama örnekleri yayılmayı artıran ve iyi niyetli herkesi çileden çıkaran boyutlarda geziniyor.

Bizler de bu etkileri, tedirginlikleri yaşayan kesimlerdeniz herkes gibi. Kuşkusuz bu atmosferde yaşayıp da ondan etkilenmemek duyarlı insan kavramı ile çelişir.

Bu etkilenme-etkilenmeme, kurallara uyma-uymama, ''Hay adam sende'' deme-dememe gibi tavırların altında empati denen bilinç yatar. Bu bilinç de herşeyden önce eğitimle başlar, eğitimle anlam kazanır.

Yaşanan her olumsuzluğu içimizde hissetmek ve buna göre empati geliştirmek insan olmanın gereğidir. Yaşamını eğitime adamış biri olarak eğitim sistemini aidiyet bilinci ve empati üzerine kurmadan yanayım. Burada insanî değerler erozyonuna karşı tüm eğitim sistemini yeni baştan tasrımlamanın gerekliliğine inanıyorum. İyi ve en iyi kavramı çağı anlama ve anlamama kavramına bağlıdır, subjektiftir.

Her meslek dalının en iyisini hedeflemek başka bir şey, her meslek dalının adam gibi adamlarca ifa edilmesini ve nitelikli-donanımlı-kendisiyle- kimliğiyle barışık-çağdaş insan yetiştirmek başka şey.

Biz hep birinciyi amaçlayarak ve bunun içine gerekli gereksiz ayrımı yapmadan, kıtıklar doldurmak suretiyle insanlığını duyumsatacak kazanımları silip attık ya da sembolik hale getirdik.

Bu sorun sadece bizde değil elbet. Prof. Ken Robinson yıllardır uluslararası boyutta bunun tartışmasını yapıyor; 2003 yılından beri...

Onun ''Yaratıcılık/Aklın Sınırlarını Aşmak'' adlı kitabını ve TED konuşmalarını bu salgın döneminin ilgi alanına öncelikle almak gerekir. Kısaca ''Bırakın artık bu 18-19 yüzyıl artığı sanayi devriminin istediği insan modelini yetiştirmeyi amaçlayan eğitim sistemlerini; insanî değerleri gelişmiş insanı amaçlayın'' çığlıklarını. Robinson'u önce yazdığıma bakmayın, güncel olduğu için; bu sözleri daha  1940'larda söylüyor ve sistemler geliştirip uyguluyordu, bizim yurtsever eğitimcilerimiz. Yok ettik gizli emeller uğruna. Bugün çekilenlerin altında böylesi değerler yaratıp, değerli insanlar yetiştirip sonra onları kendi ellerimizle boğmak gibi bir huyumuz var. Çok uzun ve çok iç yakan bir konu bu...

Bu yazımızda asıl değinmek istediğim konu bunlara bağlı olmakla birlikte biraz daha başka: Her türlü bireysel ve toplumsal olumsuzluğa karşı moral değer olarak daha iyimser, daha umutlu gözlerle bakabilmek yaşama. Daha önce yazılarımda da değindiğim örnekler var: Bunlardan çok sevdiğim birinci örnek; Mustafa Kemal'in 1921'de düşman orduları Polatlı yakınlarına geldiği ve  Meclisin Kayseri'ye mi, Konya'ya mı, Sıvas'a mı  taşınması gerektiğinin tartışıldığı günlerde Ankara Kalesi-Akkale Burcu'nda Eti Müzesi'ni (Bugün dünyanın önemli Müzelerinden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ni) kurdurması ve açmasıdır. ''Siz ne yaparsanız yapın, bu ülke bizim, bu ülkenin yeraltı ve yer üstü bütün değerleri bizim.'' mesajının tüm dünyaya ilanı.

Daha yakından bir örnek: 1990'ların Bosna savaşları sırasında Aliya İzzet Begoviç'in halkına verdiği mesajdır: Sırp katliamlarının yarattığı moral çöküntüsüne karşı, ''Bütün konserlerin, tiyatroların, kültür ve sanat hareketlerinin aksatılmadan yapılmasını.'' istemesidir. Gerekçesi : ''Bunlar direniş için çok önemli moral değer kaynaklarıdır.''.

Günümüzdeki virüs salgınının yarattığı moral, değer kayıplarının da çok önemli bir ilacı işte bu konuya bağlı. Kültür ve sanat hareketlerini daha yoğun yaşanabilecek boyutlarda insanlara ulaştırmanın yollarının bulunması. Bu çözümler kültür ve sanat insanlarının üretimsiz kalmalarını önleyeceği gibi örneğin, cadde ve sokak gösterileri, sanal sergileri,  konserleri ile evlerinde, pencerelerinde, balkonlarında, ekranlarında sanatsal paylaşımlarda bulunmalarına fırsat yaratacaktır.

Bir başka konu da her evde, her aile bireyinin bu kapalı-sınırlı yaşam içinde yapabileceklerini, kendi alışılmış ilgi çemberlerini çeşitlendirmek; ''Benim bilinen-bilinmeyen, farkında olduğum-olmadığım iç dünyam; ne gibi yetilerim var, neler yapabilirim, neler okuyabilirim, yazabilirim, çizebilirim?'' gibi sorgulamalar geliştirmek.

Eski fotoğrafları elden geçirmek, bunları belli gruplandırmak, ayırmak; anılar yazmak, günlükler tutmak; bu zamana kadar okunamamış şiir, öykü roman gibi çeşitli kitapları okumak. Hatta bu konuda denemeler yapabilmek. Aile seceresi çıkarmak. Çocuklarımıza, gençlerimize dedesinin dedesine, büyük annesinin annesine uzanan bir secere ile aidiyet bilinci geliştirmek. Ulusal birikimimiz, ulusal geçmişimizle ilgili kaynakları incelemek, çocuklarımızla, aile bireylerimizle...

Globalleşme bana göre aynılaştırma*benzeştirme operasyonudur. Bu nedenle ''Ben kimim, biz kimiz, ulusal tarihimiz nedir, Anadolu neden anayurdumuz, kutsal topraklarımızdır?'' sorularının muallakta kalmasını amaçlayan empozelere karşı hem kendimizi, hem de aile bireylerimizi bilgili ve donanımlı hale getirmek her zaman olduğu gibi bu kapalı dönemde tüm aile bireyleri bir arada iken daha anlamlı olacaktır.

Ben şuna inanıyorum; her insanın kendini ifade edebileceği bir hatta birkaç sanat dalı, bir hobi alanı mutlaka vardır. Yaşı-başı-ilgi alanı-mesleği ne olursa olsun. 95 yaşında bale yapan nineler, resital verebilecek birikimde yaşlı politika insanları var, örnek olarak. Lütfen internetten ''Nazi kamplarından kurtulan sanat insanları'' diye girin- bakın.

Bizde çok yaygındır; ''Ben onu bilmem, bunu yapamam, cin ali bile çizemem; boru gibi berbat bir sesim vardır.'' gibi bahaneler üretme huyumuzu bir yana bırakmak gerekir. Denemek, sınamak-yanılmak, uğraşmak belki de bir gizli yanımızın meydana çıkmasını sağlayacaktır. Elbette her alanda ''Süper başarılı olmak!'' idealdir ama gerçekçilik içinde ''Herkesin kendisi olması'' esastır. Resim, Picasso olmak için yapılmaz. Şiir Nazım Hikmet gibi olmak için yazılmaz. Şarkı Tarkan olmak için söylenmez. Herkes Ayşe'dir, Fatma'dır, Ahmet'tir, Mehmet'tir, kendisi gibi yapar, çizer, yazar, söyler. Kendini karga seslilerden sayan birinin bir enstrüman çalma çabasını düşünün. Boyalarla, renklerle oynayan bir babayı, dedeyi, nineyi düşünün. Bunun çocukları üzerinde bırakacağı etki başlıbaşına bir eğitimdir.

İyimser olmak ''Dünyayı sel basmış, ördeğin umrunda mı?'' modu değildir. Bütün dünya olaylarına, kırımlara, kıyımlara, vandallıklara isyan etmekle birlikte yaşamı pozitif yorumlamak iç dünyamızı karamsarlık yayan dış dünya karşısında korumaya almaktır. Bu moral değerlerle yaşamda her türlü mücadele için direnç kaynakları sağlamaktır.

İyimserlik, vurdumduymazlık değil, tam tersine duyarlığımızı yazarak, çizerek, boyayarak; eyleme, üretime dönüştürmektir.

 

Prof.Dr Hasan Pekmezci.
Ankara.Ağustos-Eylül.2020

 

Makale Yorumları

  • Necati Yalcin30-09-2020 19:10

    Yüreğine kalemine sağlık Sevgili Hocam. Çok doğru, herkes kendi gibi yazar, çizer, söyler. Yazmalı, çizmeli, üretmeli.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar