Beypazarı
Önemsoft
Önemsoft
Kızılay
Prof.Dr. Mehmet Tunçer

Prof.Dr. Mehmet Tunçer

Mail: mehmettuncer56@gmail.com

Mehmet Tunçer Anıları 3, Bitmeyen Sağlık Ocağı: Karaağıl

Mehmet Tunçer Anıları 3, Bitmeyen Sağlık Ocağı: Karaağıl

Prof. Dr. Mehmet TUNÇER
Çankaya Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi

“KURTLARI YILDIRAN KIŞ”

Sağlık Bakanlığı’nın öncü projelerinden olan “Sosyalizasyon Projesi” kapsamında 1963-1964 yıllarında Doğu’da pek çok köye Sağlık Ocağı yapılmış ve yapımı sürmekteydi. Babam bu kapsamda doğuya gidecek olan doktorlar arasında “gönüllü” olarak yer almayı kabul etmişti ve 1963 sonbaharında Muş’un Bulanık İlçesi’nin Karaağıl Köyündeki Sağlık Ocağı’na tayini çıktı. Ben ilkokul birinci sınıftan ikiye geçmiştim ve Merzifon’u bırakıp bavulları hazırlayıp, hurçları çok taşındığımızdan bir büyük tahta sandık, 3-4 tane yorgan yastık giysi konulan hurç vardı her zaman hazır toplayıp, dengimizi bağlayıp göç ettik Karaağıl Köyüne. Anneciğim tabii, bir yanda çocuklar, bir yanda evin derlenmesi toplanması yorgun, perişan haldeydi her taşınmada olduğu gibi.

Karaağıl Köyünden bir fotoğraf

Artık denkleri bağlamaya yardım ediyor, yorganları, battaniyeleri, yastıkları tıkıyor, tencereleri tavaları büyük bir sandığa dolduruyordurk. Bu sandık en son Bahçelievler 1. Caddedeki evimizin balkonundaydı yıllarca da durdu..

Karaağıl köyü sonbaharda güzel küçük bir köydü, ancak bizi tatsız bir sürpriz bekliyordu. Çift camlı, kışa dayanıklı inşa edileceği söylenen Sağlık Ocağı inşaatı bitmemişti ve daha birkaç ay daha bitmeyecekti.

Köye geldiğimizde köyün ileri gelenleri, 2 öğretmeni ve hocası bize önce birkaç gün okulun bir odasında kalabileceğimizi, daha sonra da bu lojman bitene kadar bir köy evi bulunabileceğini söylediler. Önce birkaç gün okulun dersliğinde kaldık yer yatağında.  Zaten 1 büyük odaydı ve ortadan perdeyle ikiye bölünmüştü. Yerli malı haftası için hazırlanmış panolardaki fındık, fıstık ve üzümleri yemek ne kadar da tatlı gelmişti.

Okulumuzda ise 1-2-3. Sınıfların sıraları bir tarafta, 4-5. Sınıfların sıraları diğer taraftaydı ve 2 öğretmene göre düzenlenmişti.

Daha sonra altında ahır olan ve büyükbaşların arasından geçilerek üst kata gidilen 2 odalı bir düz damlı ev bulundu. Eve girerken ağır kokuların arasından geçilerek ve inekleri severek üst kata gidiliyordu. Genelde bütün evler hemen hemen alt katı bu şekilde değerlendirmişler(!) ve ekolojik mimari örneği olarak büyükbaşların ısısından ve gübresinden (tezek) yararlanarak yaşayagelmişler yüzlerce yıl..Tabii ağır koku hafifleyerek üst kata da geliyordu, ama bir süre sonra alışılıyordu tıpkı kağıt fabrikalarının kokusu gibi.

Köylü teyzelerin tezek kullanarak, odunla besleyerek yaptıkları tandırlarda pişen nefis bazlama, ekmek, lavaş, börek kokuları bu ağır kokuları bastırıyordu.

Neyse ki bir ay kadar sonra lojman tamamlandı eksiğiyle, ancak ne çift cam, ne de -25’lere kadar düşen soğuya dayanıklı izolasyon yapılmamıştı. Tekrar taşındık, köyün dışında bir yere yapılan lojman ve sağlık ocağına. Annem de köylere gittiğinde arkasından ağlar, bazen günlerce yolunu gözlerdik kara kışta.

Babam da artık biraz Kürtçe birkaç kelime öğrenmeye başlamıştı. Bazılarını hatırlıyorum (Hatırladığım Derim deşi (aslı Ku derê te diêşe? / Ku dera te diêşe?) = Neren ağrıyor?) Çünkü çoğu hastalarla böyle anlaşabiliyordu. İşte burada okudum ilkokul 2. Sınıfı ve buradaki yaşantı ve geçirilen dondurucu kış ta ayrı bir yazı konusu...

KURTLARI YILDIRAN KIŞ  

Sanırım ilkokulda okumayı söktükten sonra ilk okuduğum ve beni en çok etkileyen kitapların başında “Kurtları Yıldıran Kış” gelir. Hala kütüphanemde biraz yıpranmış halde durur. Çünkü diğer bir çok çocuk kitabım gibi her kardeşim (3 kız kardeş) büyürken onlara birkaç kez okumuşumdur bıktırıncaya kadar .Bu kitaptaki kış gibi kışları doğuda, Muş’ta, Bulanık İlçesi ve Karaağıl  Köyünde yaşadığımız 3 yıl boyunca (1964-65-66) gördük, yaşadık, mücadele ettik kar ve soğukla.

İlkokul 2 ve 3-4. Sınıfları buralarda okudum. Tabii genellikle şaka yaparım o yüzden hala kerrat cetvelini bilmem diye.

Bazen -18 -20’leri bulan soğuk aslında kuru soğuk olduğundan mesela Antalya’nın İzmir’in, İstanbul’un -5-6 derecesi gibi insanın içine işlemez, soğuk ve kar ile birlikte çıkan güneşte sanki bir kış baharı yaşardık zaman zaman. Zaten bir çocuk için en güzel şeylerden biri değil mi kar, kardan adam, kızak kaynak, kartopu oynamak, karda traktör izi yapmak vb.

İşte bizim de babamın ve annemin yaşadığı zorlu kışın yanında, onların korumasında yaşadığımız Karağıl ve daha sonra Bulanık kışları da keyifli ve güzel anılar bıraktı bende. Tabii, köpeklerden kaçarken düştüğüm derenin buzlarının kırılması ile donma tehlikesi geçirdiğim Karaağıl, Muş’ta otelin önünde babamın (Sağlık Ocağının) jipinin üstüne önünde durduğumuz otelin saçağından düşen ve içinde ezilme tehlikesi atlattığımız an, kara saplanıp ancak atların yardımıyla kurtulduğumuz bir kaç kötü anı hariç.

Kar yağdığında, tek katlı lojmanımızın önüne yığılır, biraz yumuşayınca kayanlar üst üste birikir ve çatıya çıkacak basamak haline gelirdi. Çatıdan kayarak karın üstüne inmek harika bir duyguydu. Kar yağınca bazen günlerce durmak bilmez, her gün okul ile lojman arasını küreyen hizmetliyi bezdirir, boyumuzu aşan galeriler içinde okula giderdik. Çoğu zaman da soğuktan tezek yakılan okul sobası yeterli olmaz, hastalıktan kırılan zavallı çocuklar ölmesin diye birkaç gün tatil edilirdi. O zaman işte gün doğardı hepimize...

Karaağıl köyünde yağan kar genellikle 4-5 ay Muş ve Bulanık ile irtibatı keser, babam genellikle jip ile, jip işlemediği zamanlarda ise at sırtında çevre bağlı köylere acil hastalara giderdi. Annemin donmuş pencere önünde günlerce ağlayarak beklediğini, babamın döndüğünde anlattığı hikayeleri ailece soba başında dinlerdik. Günlerce sonra çıktığı yolculuktan sonra anlattıkları masal gibi gelirdi, kaç kere kurtların saldırısına uğramışlar ve tabancaları sayesinde canlarını zor kurtarmışlardı. 3-4 metreyi bulan kar yüzünden yol iz bulunmaz, kaybolma tehlikesi yaşarlardı. Bir keresinde telefon direklerini üstten takip ederek yolu bulmuşlardı.

Babamın yünden yapılmış dev eldivenlerine iki elimiz birden sığar, Dr. Jivago vari kalpağı ve tilki kuyruğundan atkısına sarılırdık üşüdüğümüzde. Evde donmamak mümkün değildi, çünkü elektrik olmadığından kışı bir odaya sığınarak geçirmek zorundaydık, soba kurulur, ama soba odanın içinde duvarların köşesinin buz tutmasını engellemezdi. Camlar zaten aylarca dışarısını göstermeyecek şekilde sürekli donuktu. Her şey donar, tuvalet kullanılmaz hale gelirdi, afedersiniz lazımlıklara bazen ihtiyaç duyulur, tenekeler dolar ve araziye dökülürdü.

Odun, kömür bulunmaz, köylüden alınan tezekler lojmanın girişinde sıralı beklerdi. Odanın içinde kurulan kuzinede sürekli su kaynar, tencerede yemek pişer, üstünde kestane kızartılır, içinde börekler pişer, odanın içi harika kokardı. Bu kokuyu hiç unutmayacağım. Soba boruları arada temizlenir, içinde birken kurum dışarı atılır, kuzinenin düşen taşlarını babam ustalıkla yapıştırırdı.

Geceleri gaz lambası ya da en güzeli lüks lamba ile aydınlanır, bir masa çevresinde babam dahil ders çalışırdık loş ışıkta. Bazen lüks lambasının gömleği, bir esintide titrer ve düşer, ışık yokolurdu, yeniden bir gömlek takmak ve onu parlak ışık verecek hale getirmek babamın yaptığı en mahir işlerdendi.

Kışa girerken erzak stoğu yapılırdı, bir çuval şeker (kırtlama koca koca şekerler, bir tanesi ile 10 bardak çay içilir), iki çuval un, bakliyat, kutu kutu büsküvit, kasa kasa gazozlar, beşi beş kuruştan saman dolu kutularda 50’lik yumurta kolileri, yağ vb... Bazen yol açılınca en yakın kasaba Bulanık’tan acil bazı ihtiyaçlar alınırdı. Ekmekleri köylü kadınlar tandırlarında pişirirlerdi, unu bazen verir yaptırırdık, bazen de genellikle kendi yaptıkları undan alırdık. Beyaz ekmek hemen hemen hiç yoktu, hatta bir keresinde babamın getirdiği beyaz ekmeğin bir köşesini yorganlar arasına saklamışım ve unutmuşum, farelerin bulduğu ekmeği yemek kısmet olmadı, annemden de bir sürü azar işittim.

Esas facia karların erimesi esnasındaydı. Her yer çamur kaplanır, gece donan yerler, öğleye doğru çözünür, donan su birikintilerini keyifle kırar, üstünde zıplardık. Bir keresinde donan Murat nehrinin üzerinde yürüdük ancak korkudan geri döndük. Kızakla kaymak en büyük keyifti. Bulduğumuz her şeyle kayardık başlangıçta, sonrasında babamın yaptığı bir kızak eli ahşap işlerine, inşaata, marangozluğa çok yatkındı sırayla hepimize hizmet verdi kışlar boyunca...

Bolu’da yaşadığım yıllarda 30-40 cm kar yağdığında ne çok yağdı diyenlere güler, bu da kar mı, siz kar görmemişsiniz demiştim. 

İşte doğuda yaşadığımız kış anıları, çocuklar için sonsuz keyif ve  büyükler için sonsuz eziyet!


Karaağıl Köyü Baharda Muhteşem Olurdu


Kikre, bulgur tuz yarma yapmaya yarar


Yün yıkayan kadınlar

Muş'un Bulanık kazası, Karaağıl nahiyesi..

Karaağıl Köyü, Muş İli Bulanık İlçesi ne bağlı Türkiye'nin eski nahiyelerindendir. Bulanık'la arasından Murat Nehri geçer. Sırtını dağa yaslamış, ortasından nehir geçen koca bir ovada kurulmuş olan Doğu'da az rastlanabilecek nitelikte bir köyüdür.

Cumhuriyetten önce Osmanlı döneminde Ermeniler tarafından kurulmuştur. Eski ismi Pertak'dır. Cumhuriyetten sonra ise Karaağıl ismini arkasındaki dağda bulunan kocaman yekpare kara kayalardan oluşmuş oyuktan almıştır. Cumhuriyetten sonra köye Asetin kökenli (Güney Osetya) Kafkas göçmenleri yerleşmiştir. 
Karaağıl, kültürel ve sosyo-ekonomik olarak da bölgede orta sınıfın üzerinde sayılabilecek bir köydür. Ortaokulu, postanesi, sağlık ocağı, jandarma karakolu, belediyesi olan köy eski yerleşik insanlarının köyü terk etmesiyle çehre değiştirmiştir. Halkı çiftçilik ve hayvancılık yaparak geçinir. Köyün gençleri kışın genelde büyük şehirlerde çalışarak Batı ile toprak, aile ve ekonomik bağlar kurmuşlardır.


Prof. Dr. Mehmet TUNÇER

 

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar