• 28 Aralık 2017, Perşembe 11:15
FatihBENGİ

Fatih BENGİ

Küreselleşme Sürecinde Din, Tarikat ve Cemaat Tipi Organizasyonlar

KÜRESELLEŞME  SÜRECİNDE DİN /TARİKAT VE CEMAAT TİPİ  ORGANİZASYONLAR....

Dinin öz niteliği ve amacı insanların ve toplumların manevi ihtiyaçlarını karşılamak, önemli bir boşluğu doldurmaktır. Evrensel etik değerler, paylaşım, eşitlik, adalet gibi kavramlar hep bir ihtiyacın ürünü olarak, tüm dinlerde ve kutsal kitaplarda vurgulanmıştır. 

Genel olarak dinlerin gelişim evrelerine bakıldığında, onların genelde “Çağın koşullarına ayak uydurma” yönünde bir değişimden geçtiğini görüyoruz. 

Bunun en belirgin örneği Hıristiyanlık’ta görülmektedir. 

Hıristiyanlık, Luther Hareketi ile bir reformasyondan geçmiş, yükselen kapitalizm koşullarına uygun bir içerik ve biçim kazanmıştır. Protestanlık, bu gelişimin ürünü olarak şekillenmiştir. Kazanç ve kâr kutsanmış, “kazancın” buyruğu ile dinin bu yönde evrimleşmesinin, daha sonraki gelişmelere uyum sağlayabilmesinin önü açılmıştır.

Musevilik ise, bir taraftan kendi katı iç kuralları ile dikkat çekerken, diğer taraftan ise  özellikle mülk sahibi kesimlerinin aşırı tutkusunu ifade eden tefecilik ve ticaretle  özdeşleşmektedir. Bu ikinci yanı ile, Museviliğin her döneme iyi uyum sağladığı görülmekte, çağın değişen koşullarına, “Dünyasal işlere” uyumu ile dikkati çekmektedir. Ancak dinsel fanatizmin bu dinde halen etkili olduğu bir gerçektir . Bu dinin kendi içinde ayrıca bir iktidar talebinin olmaması kendi sermayesinin ve uluslararası sermayenin Yahudi etiketli kesimlerinin zaten bu işlevi yerine getirdiği varsayılmakta, güncel bir çatışmaya yol açmamaktadır. Bu çatışma, Siyonizm aracılığı ile kendi dışına, özellikle de İslam’a, Müslüman halklara karşı yönelmiş durumdadır. Filistin sorununun güncelliği, somut bir kanıt olarak ortada durmaktadır.

Bugün “Ilımlılaşması” için emperyalizmin temsilcileri tarafından hedefe konan din, İslam Dini'dir. Nedenini bir cümle ile ifade edecek olursak; ABD’nin bölge çıkarlarının güvenceye alınmasıdır.   Bugün başta ABD olmak üzere, emperyalist büyük güçler, İslam’ı “Uygarlaştırma ve “Ehlileştirme” peşindedirler. İslam halklarının bir zamanlar insanlığın ilerlemesine yaptığı katkılar unutulmakta, onların da bir uygarlık yarattığının üzeri örtülmekte, bu halklar, “Uygarlaştırılmaları” gereken barbar sürüleri olarak görülmektedir. İslam’ın yükseliş dönemi, özellikle 8., 9. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar olan dönem, “İslam rönesansı” olarak da adlandırılmaktadır. İslam’ın yükseliş döneminde, bu dine mensup Arap halklarının tıp, astronomi, matematik ve bilimin çeşitli dallarında çok önemli bilim adamları yetiştirdiği bilinmektedir. Batı rönesansının sonradan yararlandığı antik Yunan kaynaklarını Arapça’ya çeviren, koruyan ve tabii bu arada Yunan filozoflarından, özellikle de Aristo ve Platon’dan büyük ölçüde etkilenen İslam filozofları olmuştur. Orta Çağlarda, Batılılar, El Farabi’ye, “İkinci usta” demektedirler. “Birinci usta”, elbette Aristo’dur. El Farabi, Platon ve Aristo’ya dayanarak , idealist dinsel felsefeyi geliştirmiştir.

Avrupa’da, 17. yüzyılda “Din mi-Akıl mı?” sorunu Descartes’le birlikte tartışıldı ve bu sorun aklın yararına çözüldü. Böylece iman ve irrasyonalizme karşı, rasyonel bakış açısı egemen olmuştur.

İslam Dünyası’nda ise, bu tartışma, çok erken bir dönemde, 11. yüzyılda gündeme gelmişti. İslam bilgini Gazali bu sorunu aklın değil, dinin yararına çözmüştür. Buna göre ''Her şey akıl ve akıla göre değil, Kur’an’la ve Kur’an’a göre açıklanmak zorundadır. Hiçbir düzeltme ve gelişme, Kur’an hükümlerine uygulanamaz, O zaten mükemmeldir ve tanrının kelamıdır.'' 

Yani Siyasal İslam, ılımlı İslam, Radikal İslam, demokrat İslam gibi sonradan uydurulmuş İslam anlayışı olmaz. Bir tek İslam vardır Kur'an'da bahsedilen İslam...

İnsanlar sosyal varlıklardır. Egemenlerin denetim ve güç oluşturmak için dinlere müdahale etmediği dönemlerde  farklı din mensubu toplumların birbirlerinin farklılıklarını kabul ederek   yan yana ve sorunsuz yaşadığı tarihi bir gerçektir.

Dinler ancak egemenlerin ve iktidar sahiplerinin denetimine girdiği andan itibaren özünü kaybeder, siyasallaşır, çatışmalara neden olur .

İngiliz felsefeci Thomas Hobbes'a göre, ''Birbirinin karşıtı haline gelen insanlar, bir sözleşme yaparak hak ve özgürlüklerini  devlet denilen oluşuma devrederler. Hatta can güvenlikleri  için tiranlığı kaosa tercih ettikleri tarihi bir vakadır. Böylece, kendileri için kargaşa ve savaş son bulur ve güvenlik içinde yaşamaya başlarlar. Böylece  Devletin  şiddet kullanması meşruiyetini bireylerin egemenlik tasarruflarından almış olur.''

Toplum yaşamında diyaloğa en az gereksinim duyan kategori dinlerdir.

Din savaşlarının, mezhep çatışmalarının özünde, toplumlar arası bir çelişkiden daha ziyade; egemenlerin çıkarları vardır.

Medeniyetler arası diyalog ve hoşgörü, her türlü çatışmayı önleyen sihirli bir formül olarak takdim edilmeye başlanır. Aslında bu kavramlar batı merkezli tek yanlı bir yaklaşımın ürünüdür.

Hıristiyan medeniyetinin dışındakiler, mesela İslam medeniyeti çatışma kaynağı olarak gösterilip hoşgörü ve diyalog yoluyla bunlara batılı değerlerin aktarılması istenmektedir.

Nitekim 1998 Şubatında "Dinler Arası Diyalog Toplantısı" adı altında papa ile görüşen Fethullah Gülen, batı dünyasına ılımlı İslam'ın temsilcisi olarak tanıtılmaktadır.

Bu nedenle “Dinler Arası Diyalog”, “Dinler Buluşması” kavramları da  birileri tarafından kasıtlı olarak icat edilmiş kavramlardır. Dinler arası diyalog, ılımlı İslam vb. söylemler, ikinci dünya savaşından hemen sonra, ABD’nin ihtiyaçlarını karşılamak üzere icat edilmiş kavramlardır. ABD’nin yeryüzüne hakimiyet iddiası ve bununla birlikte ortaya çıkan “güvenlik” ihtiyacının sonucudur.

Dünyanın artan nüfusu, farklı yönetim biçimleri, toplumlar ve dinler arası çelişkiler nedeniyle, toplumlar üstü küresel bir güvenliğe

ihtiyaç oluşmuştur.

Güvenlik ve özgürlük birbirinin tamamlayanı değildir. Güvenlik politikası özgürlük alanının daraltılması anlamına gelmektedir. Güvenlik, devlet adına toplumu kontrol etmeyi, denetim altında tutmayı, sınırlamayı, boyun eğdirmeyi ve dışlamayı içerir. 

ABD güvenlik ihtiyacını ve tedbirlerini, toplumların rızası bile olmadan kendisi oluşturmakta, kısacası güvenliğin tehlikede olduğuna kendisi karar vermektedir. Güvenliği kimin veya kimlerin tehdit ettiğini tespit eden de ABD ve işbirlikçileridir. ABD’nin eski başkanı Bush “çerçeve”yi oldukça geniş tutarak “Ynımızda olmayan karşımızdadır.” demişti. Bu dost-düşman ayrımının sınırlarını da “yeni bir haçlı seferine ihtiyaç var” sözleri ile açıklayan Bush; bütün İslam toplumunu hedefe koymuşken, yine aynı dönemde bazı İslami tarikatların “makul” ve “mantıklı” kabul edilerek öne çıkarılması da toplumun rızası ile değil; ABD'nin tek taraflı iradesi ile gerçekleşmiştir.

Bu açıdan ılımlı İslam, ABD’nin kaos ve güvenlik sorunu yaratmak için  oluşturduğu ve farklı ülkelerde işbirlikçileri ile pratikleştirdiği yeni Dünya Düzeni’nin bir parçasıdır. 

Ilımlı İslam öncesinde Hristiyan ve Budist tarikatlardan da “Ilımlı Dindar” ABD işbirlikçileri yaratılmıştır.

Bunların en bilinenleri, İspanya’da kuruculuğunu Josemaria Escriva de Balagar’ın yaptığı Opus Dei, Güney Kore’de kuruculuğunu Sun Myung'ın yaptığı Moon Tarikatı’dır ve .Türkiye'de ise terörist Fettullah Gülen'in kurduğu Gülen Tarikatı’dır. Irak'ta faaliyet gösteren kesnizani tarikatı da Gülen tarikatına benzer ama sadece Irak'ta faaliyet gösterir.

Bu tarikatlardan her üçünün de birbirine benzer bir çok  ortak özellikleri vardır. 

Her üç tarikat iki sözcüğü  kabul eder: Hoşgörü ve Diyalog! 

Kim tarafından kime hoşgörü? Kimlerle kimler arasında diyalog ?

Moon Uzak Doğu, Asya ve Pasifik bölgesinde , 

Opus Dei Latin Amerika’da,

Gülen ise Ortadoğu, Afrika ve Kafkasya’da örgütlenmiştir.

Bu bölgeler ABD karşıtlığının geliştiği, kapitalizmin  hala tam hakimiyet kuramadığı; ABD’nin “diyalog” ihtiyacı duyduğu, küresel sömürüye “Hoşgörü” talep ettiği alanlar.

Her üç tarikat da milliyetçi  ve anti komünist görünür. Fethullah Gülen de Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurucularındandır.

Bu üç tarikat da toplum yaşamının, toplum tarafından sürdürülebilirliğini mümkün görmezler.

Her üç tarikat da dünyevi yaşamdan uzak, ruhani amaçlarla iştigal eden bir görüntü sergilerler, kendi eğitim sistemleri içerisinde kendi elemanlarını yetiştirirler.

Ancak her üç tarikat da maneviyatı, sadece iman ve ibadet boyutu ile sınırlı görmezler. Her üç tarikat da kapitalist sisteme uygun, pazar ekonomisi içinde çalışma, üretim ve ticaret yaparlar. 

Moon, Opus Dei ve Gülen tarikatı bankacılık, sanayi ve ticaret alanında örgütlenmiş kurumsallaşmışlardır.

Denebilir ki; dinin liberalleştirilmesinde bu üç tarikat, maneviyattan ve ruhanilikten daha çok “Dünyevilik” boyutu ile meşgul olurlar. 

Her üç tarikat da doğrudan ve görünür şekilde, açıktan siyaset yapmazlar. Kendi çıkarlarına göre liberallerle, muhafazakarlarla, sosyal demokratlarla ittifaklar kurar; bu ilişkileri ile iktidarları yönetir ve yönlendirirler. 

Opus Dei ve Gülen tarikatı “Kültürler arası diyalog” gibi, ortalama kitlelerin sempatisini toplayan aktivitelere önem verir; bu ad altında panel, seminer, kültürel etkinlikler düzenlerler. 

“Dinler arası Diyalog” adı ile başlatılan bu türden uluslar arası faaliyetlerin öncülüğünü İspanya ve Türkiye’nin yapıyor olması da tesadüf değildir.

Bu tarikatların beş kıtada  yüzlerce  ilköğrenim, lise ve üniversitesi,hastahane, gazete, dergi, radyo ve televizyonu vardır.

Şimdi gelelim meselenin bizi ilgilendiren kısmına: Ilımlı İslam’ın Türkiye’deki temsilcisi Gülen Hareketi ülkemizde nasıl oluştu?

ABD 1947 'de Truman Doktrini  kapsamında; Türkiye ve Yunanistan'a  Sovyetler Birliği'nin doğrudan baskısı ve tehdidi altında olduğu  gerekçesiyle, toplumda Marshall yardımları olarak bilinen askeri yardım ve para yardımı yapmaya başladı. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki tarihsel “saldırmazlık” ve “dostluk”antlaşması sona ermiş oluyordu.

Bu, Türkiye Cumhuriyeti'nin komünizmin “dolaylı” ya da “doğrudan” saldırı tehdidi altında olduğunun kabulu anlamına geliyordu.

Böylece “Anti komünizm” iktidarların iç ve dış politikalarının belirleyici ögesi haline gelecekti.

Özbek asıllı Ruzi Nazar ilginç bir kişilikti, ikinci Dünya Savaşı  sırasında Rus ordusunda görevliyken Alman ordusuna esir düşmüş ,Türk kökenli SS birliğine katılmış, subay olarak eğitilerek, askeri komutanlığın gözde subaylarından biri olmuştu. Savaş sonrasında CIA ve Alman istihbarat örgütünün kurucusu olan  General Gehlen onu kanatları altına almış ve bu sayede CIA’nın üst kademelerine süratle  tırmanmıştı.

Ruzi Nazar ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'ne istihbarat görevlisi olarak atanır. 

CIA’nın Ankara İstasyon Şefliğini yapan Paul Henze ile birlikte, Türkiye’de 60’lı ve 70’lı yılların kirli oyunlarında yer alır. Fettullah Gülen, Ruzi Nazar ve MİT ilişkisi bu tarihlerde başlar.

İşte böyle bir ortamda  Fettullah Gülen'de 1963 yılında Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği'nin kurucuları arasında yer alır. 

Bu zat, ABD desteğiyle Türkiye'de Opus Dei tarikatına benzer bir yapılanma içine girer.

12 Eylül 1980 darbesinin ardından ABD Ankara Büyükelçisinin: “Darbeyi bizim çocuklar yaptı ve iyi gidiyor” sözlerini hepimiz hatırlarız. 

Bu darbe, Carter’ın “İçini ferahlatmakla” kalmaz, Türkiye’nin yönünün İslamcı politikalara doğrultulmasının da ilk işaretidir. Askeri yönetim, din derslerini zorunlu hale getirir ve İmam Hatip okullarının sayısı artar.

Türkiye, o günden başlayan, bugüne uzanan yeni bir sürece, Türkiye’yi baştan sona değiştirecek olan bir karşı-devrim sürecine girmiştir.

Emperyalistler  bunu hep yapmışlardır. Kanlı darbeleri yaptıranlar ,istediklerini aldıktan sonra, suç gömleğini cuntacıların sırtına giydirerek,“demokrasi” ve “özgürlük” savunuculuğuna yeniden soyunurlar.

Bireysel olarak, darbeden yana olmak, ya da darbeye karşı olmak, kişisel bir tercihten öte bir anlam taşımaz. Önemli olan  darbenin  içeriği ve onu yönlendiren  dinamiklerdir. 

Fethullah Gülen de 12 Eylül’den sonra, darbecilere övgüler dizmektedir.

Hungtinton ABD’nin yeni stratejilerinin çerçevesini 1992 yılında yaptığı bir konferansla çizmişti. Medeniyetler Çatışması... Türkiye bu stratejide önemli yer tutmaktadır. Brzezinski Avrasya egemenliği kapsamında, Türkiye’de istikrar ve güvenirliğin önemini vurgulamaktadır. 

20 yıl Ortadoğu’da CIA şefliği yapan Graham Fuller'in, 2008’de Yeni Türkiye Cumhuriyeti: İslam Dünyasında Mihver Devlet Olarak Türkiye adlı kitabı liberal aydınlarımız tarafından pek beğenilir. Buna göre Türkiye, tarihiyle, hele de Mustafa Kemal’le hesaplaşmalı, Cumhuriyetin “İslam Zülmu” sonlandırılmalıdır.

Amerika'nın saygın üniversiteleri, İslam'ı, tarihin zaman-mekan boyutlarının dışına taşımak için özel çaba gösterirler. “Ilımlı İslam”ın baş mimarlarından Harvard’lı Noah Feldman, ''After Jihad'' adlı kitabında, Türkiye’nin “Atatürk’ün zorlayıcı laik rejimini” terkedip, İslamcı bir yapıya dönmesi gerektiğini savunmuştu. Müslüman Kardeşler hareketini destekleyen Noah Feldman, Irak anayasasına şeriat hükümlerini koyan danışmandır.

CIA, İslamcılarla aile bağları da kurmuştur. Graham Fuller’in kızı ''Samanta Ankara'' (Türkiye’de doğan kızına Ankara’nın adını vermiş!), 1990 yılında Çeçen kökenli Ruslan Çarnayev’le evlenir. Bişkek’e yerleşirler. Ama Ruslan’ın iki yeğeni CIA bursu ile Amerika’ya gelir, Boston maratonunda bombalı eyleme katılır.

Bu gelişmelere paralel olarak “Terörün şekli değişmektedir. Paramiliter teröristler  yerine dinci, El-Kaideci teröristler ön plana geçer. Bu taktiksel bir değişikliktir. CIA, MI6, denetimindeki bu örgütler yeni gelişmeyle birlikte bölgede  üstlenmiş bulunmaktadır.

Türk-İslam sentezinin Türklük yanı aşınmakta, İslamlık yanı ağırlık kazanmaktadır.

1996 yılında Fetullah Gülen CIA aracıyla Amerika’ya taşınır. Washington’a yakın bir yere yerleşir. Komşusu ise aynı yıl Türkiye’den gelen Yusuf Turani'dir. Bir Uygur Türkü olanTurani, kendini Özgür Uygur Devlet Başkanı ilan etmişti.

Aynı dönemlerde Ayman el-Zavahiri ve el-Kadı, Türkiye, Azerbaycan, Kosova ve Arnavutluk arasında mekik dokumaktadır. Zavahiri, Azerbaycan’da, Baku’da ABD ajanlarıyla biraraya gelmektedir. Bu ilişki 1997’de başlar, İkiz Kuleller saldırısına kadar (11 Eylül 2001) sürer.

İşte tam da bu sırada, Gülen hareketi de Azerbaycan’da sessizce örgütlenmektedir.

Gülen’in okul serüveni, İstanbul’da bir, İzmir’de bir okulla 1982 yılında başlar. Yurtdışında Azerbaycan ve Gürcistan’da 1990 yılından itibaren Gülen ekipleri çalışmalarını yoğunlaştırır. İlk okulunu Azerbaycan’da açar. Gülen hareketi için bu “küçük adım”, Avrasya politikaları için “büyük adım” demektir. Gülen okulları eski Sovyet topraklarında hızla yayılır. Yüzlerce Amerikalı “İngilizce öğretmeni” bu okullara taşınır, ücretlerini CIA karşılamaktadır.

İran’da Şah rejimi sonrasındaki yönetim değişmiştir. Hem ABD hem Gülen İran İslam Cumhuriyeti'ne karşıdır.

Fethullah Gülen 1999 yılında Zaman Gazetesine verdiği  bir röportajında ; “İran'la aramızda mezhep farkı yoktur, din farkı vardır”. “İran Müslüman değildir” anlamına bir yorum yapar. Tabi  bu çıkış elbette ABD’nin çok hoşuna gider. Yine Fethullah Gülen :“Bu kadar kötülüğün kol gezdiği bir dünyada, herkesin üstünde mutlak ve evrensel bir otoriteye ihtiyaç vardır” derken düpedüz ABD'yi işaret etmektedir.

Yakın zamanda, Gazze’ye yardım götüren Türkiye’ye ait Marmara gemisinin İsrail tarafından basılması olayında, “İsrail haklıdır, otoriteye karşı çıkılmaz” diyerek kendi tarikat mensuplarını dahi çok şaşırtmıştır.

Bütün bu gelişmeler FETÖ denen terör örgütünü kimin kurdurduğunu ve kime hizmet ettiğini bize göstermiyor mu?

Kısaca  Opus Dei, Moon ve Gülen tarikatlarının üçü de ABD işbirlikçisidir. Moon, Opus Dei ve Gülen tarikatları ABD’nin desteği ile

dünyanın değişik ülkelerinde okullar, vakıflar ve şirketler kurmasının birbirlerine tıpatıp benzer teşkilatlanmasının sebebi sizce nedir?

Bence ABD’nin uydurduğu ve ABD’nin “güvenlik” ihtiyacının sonucudur. Çünkü; günümüzde dünya nüfusunun sadece % 3’üne sahip, buna karşılık dünyanın doğal kaynaklarının üçte birini tüketen ABD, bu eşitsizliği ancak şiddetle ve güvenlik politikaları ile sürdürebilir.

Günümüz toplumlarının ise böyle bir güvenlik ihtiyacı yoktur. Ama ABD’nin vardır. Yeryüzünün tümüne egemen olmak gibi büyük hedeflere yönelen ABD’nin önünde en büyük ve en dinamik engel, her geçen gün  batı  ve ABD karşıtı bir karakter kazanan  İslam ülkeleridir.

Nitekim dünyanın dört bir yanında kendi işbirlikçi yönetimlerini kuran, kimi ülkelerde aile despotluklarını, kimi yerlerde askeri diktatörlükleri iktidara taşıyan ABD, yine de hakimiyet kuramamaktadır. Afganistan, Irak ve Suriye  işgallerinden sonra daha da keskinleşen ABD karşıtlığı karşısında, ABD orta doğuda yeni işbirlikçiler ve yeni mekanizmalar bulmak zorundadır. Ancak bu işbirlikçilerin “yerli” ve “Müslüman” olması daha etkili ve inandırıcı olacaktır. Eğer bunu başaramazsa Asya ve Afrika’dan tümüyle tasfiye olması da kaçınılmaz olacaktır.

Dolayısıyla ABD’de, Pensilvanya’daki çiftliğindeki Fethullah’ın “Ilımlı İslam”, “dinler arası diyalog” gibi bir derdi yoktur. O, klasik bir işbirlikçidir ve ABD’ye oynamaktadır.

Bütün bu verilerden hareketle ılımlı İslam sadece bir örtü değil; bir örgütlenme, kontrol altına alma ve boyun eğmeyenleri tasfiye ideolojisidir.

Sonuç olarak: Uygarlık, ortak tarihsel ve toplumsal ilişkiler tabanından beslenen, benzer kültürlerin bir sentezidir. İslam Uygarlığı, dünya uygarlığının ebesidir.

Medeniyetler Çatışmasında, İslam Medeniyeti, çatışmanın hedefi haline getirilmiştir. Daha da ilginç olanı, o hedefe yönlendirilenler, İslam'ın başıbozuk çete birlikleridir. “İslam'ı İslam'a kırdırma” görüntüsünü, keyifle dünyaya  izlettirmektedirler.

Bu olayların gerçek sebebini zaten kendileri toplanan misyonerler kongresinde yapılan konuşmada şöyle açıklıyorlar:

“Sizin göreviniz, Müslümanların Hıristiyan yapılması değildir. Asıl göreviniz onları dinlerini sorgular, tartışır hale getirmektir. Bu sağlanırsa gerisi kendiliğinden gelir. Bizim yapmak istediğimizi kendi kendilerine yaparlar.”

Küresel kapitalizm sürdüğü sürece, küresel güçler manipülasyonlarına devam edecek ve Siyasal İslam’ın varlığını sürdürmesini isteyecektir. Çünkü küresel kapitalizm ve Siyasal İslam partnerlerdir ve meşruiyet sağlamak için ikisinin de birbirine ihtiyacı vardır.

Küresel güçlerin terörizme, terörizmin de küresel güçlere  ihtiyacı var. Çünkü terörizmin yarattığı atmosfer sayesinde varlıklarını ve uygulamalarını meşrulaştırıyorlar.

Fatih Bengi


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Sebahattin Can Sebahattin Can 05.10.2018 15:00

Çok güzel hazırlanmış bir yazı,çok faydalandım.Aklınıza ve kaleminize sağlık.

Kadir Engin Kadir Engin 07.10.2018 16:43

En son örneği de Fetö çetesi..çok güzel bir yazı.

ÇOK OKUNAN HABERLER

NAMAZ VAKİTLERİ

ANKET

Eğitimini aldığınız sektörde mi çalışıyorsunuz?

BURÇLAR

(21 Mart - 20 Nisan)

Koç Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(21 Nisan - 21 Mayıs)

Boğa Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(22 Mayıs - 22 Haziran)

İkizler Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(23 Haziran - 22 Temmuz)

Yengeç Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(23 Temmuz - 22 Ağustos)

Aslan Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(23 Ağustos - 22 Eylül)

Başak Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(23 Eylül - 22 Ekim)

Terazi Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(23 Ekim - 21 Kasım)

Akrep Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(22 Kasım - 21 Aralık)

Yay Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(22 Aralık - 21 Ocak)

Oğlak Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(22 Ocak - 19 Şubat)

Kova Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

(20 Şubat - 20 Mart)

Balık Burcunun 22.07.2019 Günlük Yorumu

yukarı çık